Gizliilimler.Org

Gizli dünyaların kapısını aralamaya hazır mısın?

Terörizmin Tarihi Gelişimi

Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı ve şifrenizi girin

Haberler:

Sayfa: [1]
*GönderenKonu:

Terörizmin Tarihi Gelişimi

(Okunma sayısı 1966 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


Çevrimdışı Akhenaton
Admin
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
***************
Ruh Hali: Hasta
Rep Puanı: 0
Üye No: 1
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
Nerden: Paralel Evren
İleti: 4306
  • Profili Görüntüle

Terörizmin Tarihi Gelişimi

« : Ekim 30, 2012, 01:56:03 ÖÖ »
Terörizmin Tarihi Gelişimi
Emrah Aydoğan, TURKSAM.

Terör konusunda karşılaşılan en büyük problemlerden birisi terörün bütün kesimlerce üzerinde anlaşılan ortak bir tanımının olmamasıdır. Bu durum özellikle uluslararası arenada devletlerarası ilişkilerde ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Çünkü ortak bir tanımın olmaması terörle mücadeleyi güçleştirmektedir. Bir devlet tarafından terörist olarak ilan edilen bir örgüt, diğer devlet ya da devletler tarafından özgürlük savaşçısı olarak kabul görebilmektedir.[1]

Bu çıkmaza genellikle bazı devletlerin terörü siyâsî amaçları doğrultusunda kullanmak istemeleri ve dolayısıyla ortak bir tanım üzerinde uzlaşmaya varmak istememeleri sebep olmaktadır. Ancak 11 Eylül 2001'de ABD’ye yapılan saldırılardan sonra devletler söz konusu tutumlarını gözden geçirme ihtiyacı hissetmişlerdir. Çünkü her alanda küresel bir güç olarak görülen ABD’ye yapılan saldırılar göstermiştir ki, hiçbir devlet ne kadar güçlü olursa olsun, terörün hedefi olmaktan kaçınamaz.

Kavram konusunda ortak bir karara varılamamasının bir diğer nedeni de, terörün tarihi serüveni içersinde sürekli olarak kendini farklı şekillerde göstermesidir. Kimi zaman devlet terörü şeklinde karşımıza çıkan terör, kimi zaman da etnik, radikal, küresel ya da siber terör olarak karşımıza çıkabilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, terör kavramı her ne kadar 1789 Fransız İhtilali döneminde ilk defa kullanılmış olsa da, terör insanoğlunun ilk gününden bu yana var olan bir olgudur. Terörün insanlık tarihinin başlangıcından itibaren var olduğu şöyle açıklanmaktadır:
“Üzerinde durmak istediğimiz konu terördür. Şu kadarını söyleyeyim, son derece zor, tasnifi mümkün olmayan, aslında tarifi de mümkün olmayan ama hayatımızın içinde, her an birlikte yaşadığımız bir olgu ile karşı karşıyayız. Çok kimse terörü bir yenilik, hayatımızda arzu edilmeyen bir felaket, bizi rahatsız ve hasta eden bir yeni mantar cinsi gibi görüyor. Oysa bu doğru değildir. Terör de; hırsızlık gibi, fuhuş gibi ve bizzat adam öldürme gibi ‘evrensel’ bir fiil ve suçtur. Yani mekanı yoktur, yaygındır, zamanı sınırlı değildir, ebedidir. Bugüne kadar terör olmuştur. Bu an terörün içinde yaşıyoruz, bundan sonra da yaşayacağız.”[2]

Bu yazıda terörü kavramsal olarak ele aldıktan sonra terörün tarihi serüven içindeki seyri, ilk örnekleri ve bugüne kadar nasıl geldiğini, bugün küresel boyuta ulaşan terörün gelecekte hangi şekilde karşımıza çıkacağı konuları incelenmiştir.

Terörizmle İlgili Tanım ve Kavramlar

Terör, terörizm ve terörist kavramları hakkında çeşitli kaynaklarda farklı yorumlar bulunmaktadır. Bu açıdan terörizm kavramı hakkında en azından zihinlerde belli bir fikir oluşturmak amacıyla çeşitli kaynaklarda geçen tanımlara yer verilecektir.
3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1. Maddesinde « Terör » şöyle tanımlanmıştır:
Madde 1- Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme ya da tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak ya da yıkmak ya da ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini ya da genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi ya da kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.[3]

Terör terimi, dehşet ve korkuyu belirtirken terörizm, bu kavrama süreklilik ve siyâsal içerik katmaktadır. Buradan hareketle terörizm, “Savaş ve diplomasiyle kazanılmayan sonuçları elde etmek, korkutmak ve itaat ettirmek için bir teoriye, felsefeye ve ideolojiye dayanılarak siyâsî maksatlarla iradi olarak terör ve şiddetin sistemli ve hesaplı bir şekilde kullanılmasıdır” şeklinde tanımlanabilir.[4]
Ansiklopedik olarak bir başka terör tanımı şöyledir: “Bir siyâsî davayı zorla kabul ettirmek ya da belli bir grubu sürekli korku içinde tutmak için sistematik olarak şiddete başvurma, yıldırma, tedhiş”; teröristiyse “terörizmle ilgili, terör yaratan, terör eylemlerine katılan, tedhişçi” ; terörizmiyse “ülkenin bağımsızlığı, bir siyâsal rejimin devrilmesi vb amaçlarla işlenen cinayet, rehin alma, patlayıcı madde yerleştirme, sabotaj vb biçimlerde devlete, halka, azınlıklara karşı yapılan şiddete dayalı siyâsî eylem, bu eylemlerin tümü, tedhişçilik.”[5]

“Terörizm, özel, kriminal ya da siyâsî sebepler için (yarı) gizli bireysel, grup ya da devlet eylemcileri tarafından uygulanan tekrarlanan şiddet eylemidir, -suikastlar hariç- şiddetin doğrudan hedefleri asıl hedefler değildir. Şiddetin yakın (ani) kurbanları hedef bir toplumda genel olarak ya rastgele (uygun hedefler) ya da özellikle seçilir (sembolik hedefler) ve terörizmi doğuran kişi ya da kişilere bir mesaj olarak hizmet ederler. Teröristler, kurbanlar ve asıl hedefler arasındaki tehdit ve şiddet iletişim süreçleri, esas hedefe ilgili terörizm organizasyonlarının isteklerini iletmek için kullanılan bir yoldur.”[6]

Terörizm tanımlamalarındaki ortak özellikler bir başka uzman tarafından şu şekilde sıralanmaktadır:

· Şiddet olaylarının bulunması,
· Siyasi bir motifin bulunması,
· Terör ve korkunun organize olarak toplumu ve devleti hedef alması,
· Halkta güvensizlik ve öngörüsüzlük,
· Sembolik hedeflerin kullanılması,
· İnsanlıktan uzak ve acımasız metotlar uygulaması,
· Halkta çaresizlik duygusu yaymak,
· Halkın dikkatini çekmek ve reklam yapmak, bunu şiddet stratejisinin bir parçası olarak kullanması,
· Gizli planlama ve eylemlerin uygulanması,
· Grup ya da topluca eylemlerde bulunması,
· Gelişmiş silahların mümkün olduğunca kullanılması.[7]

Bir başka kaynakta ise terörizmi şu şekilde tarif etmektedir:

“Terörizm, örgütlü bir grup ya da partinin, bireylerin ya da azınlıkların, siyâsî amaçlarına ulaşmak için, şiddeti sistemli bir biçimde kullanma, tavrı ve yönetimi, söz konusu tavrın gerisindeki teoriye denir.Bir hükümet, yönetim ya da toplumu, radikal bir siyâsî ya da sosyal değişmeyi kabul etmeye zorlamanın bir aracı olarak şiddeti kullanma tavrıdır.[8]

Kavramlar daha da çoğaltılabilir. Gerçekten de bazı kaynaklarda belirli yıllar arasında kaç farklı yorumun yer aldığı konusunda sayısal veriler bulunmaktadır. Mesela; Leiden Üniversitesi’nden 2 Hollandalı araştırmacı Alex Schmid ve Albert Jongman, 109 akademisyenle 109 ayrı tanım üzerinde bir araştırma yapmışlardır. Bu tanımlardan yüzde 83.5’i şiddet unsuru, yüzde 65’i siyâsal amaçlar, %51’i terör ve korku unsurlarını içermektedir. Tanımlardan sadece %21’i hedef seçiminde rastgele ve gelişigüzel hareket edildiğine vurgu yaparken, %17.5’i sivillerin, muharip olmayanların, nötr ve yabancıların hedef alındığına vurgu yapmaktadır.[9] Ayrıca çeşitli kaynaklarda 150’ye yakın tanım bulunmaktadır.

Tarihte bilinen ilk siyâsal içerikli terörizm olayı Roma İmparatoru Jul Sezar’ın senatoda öldürülmesi olayıdır. Sezar Pontus Kral’ı Pharankes’i Anadolu’ya kadar takip edip yenerek, Roma Senatosuna verdiği en son raporunda, “Veni-Vidi-Vici” (Geldim-Gördüm-Yendim) cümleleriyle ifade ettikten sonra Roma’ya döndüğünde, önce diktatörlüğünü ilan etmiş, daha sonra yetkisini 10 yıla çıkartmış ve nihayet iktidar süresini ömür boyu sürecek şekilde uzatmıştır. Ancak Sezar’ın bu tutumundan hoşnut kalmayan Cumhuriyetçiler ve Soylular Sezar’ı öldürmek için gizli bir örgüt kurmuşlar ve bu örgüte Sezar’ın oğlu Brütüs’ü de almışlardır. Daha sonra M.Ö. 44'te (15 Mayıs), harmanilerinin altına sakladıkları hançerleri aniden çıkarıp 23 yerinden Sezar’a saplamışlardır. Bu esnada kendini hançerleyenlerin arasında oğlu Brütüs de bulunmaktaydı. Tarihte ilk siyâsal içerikli terör olayı olarak belirlenen Sezar’ın ölümü, terörün silahlarının değişse dahi, siyâsal kimliğinin süreklilik unsurunu muhafaza ettiği söylenebilir.[10]

TERÖRİZMİN TARİHİ SERÜVENİ:

a. Zealotlar ya da Sicariiler

Terörizm insanoğlunun ilk varoluşundan bu yana, Hz. Adem’in oğullarından Kabil’in, kardeşi Habil’i öldürmesinden bu yana çeşitli şekillerde var olmuştur. Tarihsel kökenleri çok eskiye dayanan terörizm, adaletin sağlanmasında takip edilecek bir yol olarak tanımlanmıştır.[11][14] Romalıların genellikle zorbaları öldürenleri alkışladığı ifade edilir.[15] Çiçero ayrıca İmparatoru öldüren suikastçıların tüm suçlarından aklanması ve af yasası çıkarılması talebinde bulunmuştur.[16] Yine Seneca’nın[17] “Bir müstebitin kanından fazla hiçbir kan Tanrı’nın hoşuna gitmez” sözünü söylediği iddia edilmektedir. Ayrıca “Hükümdarın görevi adaleti tahsis etmektedir, aksini yapıyorsa öldürülmelidir” fikri kendisine geniş bir taban bulmuş ve Schiller’in[18] “Hayır, istibdadın da bir sınırı vardır ve son çare olarak başka bir şey işi halletmiyorsa insanın kılıcı vardır” sözü zorbalığa karşı şiddete başvuranların referansı olmuştur.[19] İmparatorun Brütüs tarafından öldürülmesi[20], 1. Dünya Savaşı’nı başlatan sebep olarak gösterilen Avusturya Arşidükü’ Veliaht Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi[21] olayları da tarihte zorbalığa ve/veya mevcut yönetime karşı şiddet kullanmanın (günümüzde bu tür olaylar terörizm olarak ifade edilmekte) somut örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Platon ve Aristo, baskıcı yönetimleri bir sapma, sapıklık ve en sonunda en kötü hükümet şekli olarak tanımlamışlardır. Bu yüzden eski Yunanda zorbaları öldürenler mili kahramanlar olarak kabul görmüşlerdir.[12] Çiçero[13], zorbaların daima acıklı bir ölümle yok edildiklerini ifade ederken,

Tarihte bilinen en eski terör hareketi, M.S. 1. yüzyılda Filistin’de kurulan ve dinsel bir tarikat olarak faaliyet gösteren Zealots ya da Sicarii grupları olarak bilinmektedir.[22] Örgüt adını, eylemlerde kullandıkları ve giysilerinin altına sakladıkları sica adlı küçük hançerden almıştır. Örgüt faaliyetlerini güpegündüz ve kalabalık mekanlarda gerçekleştirmiştir. Herkesin içinde kurbanına elbisesinin altından çıkardığı hançeri sapladıktan sonra, kargaşadan yararlanıp kalabalığın arasına karışıyor ve izini kaybettiriyordu. Özellikle gündüz ve kalabalık mekanları tercih etmelerindeki neden, topluluklara arasında korku, tehdit ve karmaşa yaratmaktır. Ayrıca hedef olarak genellikle yüksek statüde bulunan din adamları ve devlet adamlarını seçmişlerdir. Ancak bunun yanında hırsızlık adam kaçırma ve yolları kesme gibi yöntemlere de başvurmuşlardır.[23] Suikasta uğrayan Papaz Jonathan örgütün ilk mağdurlarındandır.

Örgüt aşırı milliyetçi ve Roma aleyhtarı olarak bilinmektedir.[24] Roma’ya karşı oluşan nefretlerinin altında dinsel dürtüleri bulunmaktadır. Bu gruplar Yahudilerin Tanrı’nın seçilmiş kulları olduklarını ve bu yüzden kendilerine kimsenin hükmedemeyeceğini, dolayısıyla himayesi altında yaşadıkları Roma İmparatorluğu’na vergi vermeyeceklerini iddia etmekteydiler. Böylece kendi özgürlüklerine ulaşmak için meşru yönetime başkaldırmışlar ve şiddet eylemlerine girişmişlerdir.[25]

Harun Yahya ise ‘İsrail’in Kürt Kartı’ isimli eserinde bu süreci şu şekilde ele almıştır:

Romalılar, Filistin’i kan akıtmadan, barışçı bir yolla yönetimlerine kattıktan sonra, Yahudilere diğer azınlıklara tanımadıkları hakları tanıdılar. Ancak bir sure sonra Yahudilerin içindeki aşırı kanadı oluşturan Zealotlar (Fanatikler), Yahudilerin üstün ırk olduklarını ve Romalıların egemenlikleri altına yaşamamaları gerektiğini ileri sürerek isyan başlattılar. Bunun üzerine Roma orduları M.S. 70'te Kudüs’ü işgal ettiler. İşgal sırasında Yahudilerin ılımlı olanları devrin en mükemmel ordusu olan Roma ordusuna karşı savaşmanın mantıklı olmadığını ileri sürerek teslim olmayı önerdiler, ancak Zealotlar onları vatan haini ilan ederek öldürdüler. Daha sonra ise gelen elçileri öldürdüler. Bunun üzerine Roma ordusu Kudüs’ü işgal etti. Bunun üzerine Zealotlar Süleyman tapınağına kadar gerilediler, ancak Roma ordusu orayı da işgal etti. Tüm bu işgal ve yıkımın sonunda geriye, bugün Yahudilerin ağlama duvarı olarak kabul ettikleri Süleyman tapınağının batı tarafındaki duvar kaldı. Kudüs'teki kıyımdan kurtulanlar, isyanın başladığı yerde, Masada Kalesi’nde bir kez daha örgütlendiler ve yeniden Roma'ya karşı silahlı mücadeleye giriştiler. Sonunda 73'te, 960 Zealot, eşleri ve çocuklarıyla birlikte Masada’da sıkıştırıldılar ve teslim olmaya zorlandılar. Ancak Romalılar kaleye girdiklerinde tek bir canlı Yahudi bile bulamadılar; teslim olmaktansa birbirlerini öldürerek topluca intihar etmeyi seçmişlerdi.[26]

Bir başka kaynakta ise, Zealotların temelde 4 ana esasa dayandıkları bildirilmektedir:

· Tek hizmet edilecek varlık Tanrı’dır.
· Tanrı, yalnız ve tek kanun koyucudur. Roma İmparatorluğu O’nun yerine kural koyamaz ve bu nedenle, Roma Kanunları meşru değildir ve itaat edilemez.
· Vergi sadece Tanrı’ya ödenir.
· Yahudiler üzerinde kanun koyma hakkını elinde tutan Roma İmparatorluğu’na itaat etmek, vergi vermek köleliktir ve Tanrı’ya karşı gelmektir.[27]

b. Haşhaşiler

XІ. Yüzyılda İran’da faaliyet gösteren Haşhaşi militanları Şii mezhebine mensup olup, gerçek İslam’ı yozlaştırdıkları gerekçesiyle suçlu buldukları Müslüman devlet yöneticileri ve liderlerine yönelik suikast düzenlemişlerdir. Haşhaşiler eylem coğrafyası olarak İran, Mısır ve Suriye’de faaliyet göstermişlerdir. Aynı zamanda İslam’a karşı saldırı ve işgal faaliyetiyle suçladıkları Hıristiyan yöneticilere de saldırıda bulunmuşlardır. Kudüs Kral’ı Conrad de Manferrat’ı suikastla öldürmüşlerdir. Örgüt ilk olarak İran’da üstlenmiş sonraları ise Suriye’ye de yayılmıştır.[28] Örgüt’ün kurucusu siyâsal terörü ilk olarak kurumsallaştıran kişi olan, Şeyh El Cebel olarak ta bilinen Hasan Sabbah (1049-1134)’tır. İngilizce’deki “assasin” kelimesi de buradan gelmektedir.[29] Assasin kelimesi Arapça kökenli olup “haşhaş yiyicisi” ya da “haşhaş bağımlısı” anlamına gelmektedir.[30] Hasan Sabbah’ın gizli ve sahte bir cennet kurduğu ve militanlarına eğer söylediği kişileri öldürürse burada ebedi kalabileceklerini söylediği ve böylece kendisine tam bağımlı fedâîler edindiği bilinmektedir. Sabbah fedâîlerine uyuşturucu vererk, onları kendine sadık birer militan haline getirmeyi başarmıştır.[31] Örgüt kendine esas üs olarak İran’ın Kazvin kentinde Elbruz Dağları’nın eteklerinde yerleşen, çok sarp ve ulaşılması zor olan bu yüzden “kartal yuvası”olarak bilinen Alamut Kalesi’ni kullanmıştır.

Hasan Sabbah’ın başını çektiği Nâzirîlerin suikastlarla gerçekleştirdikleri eylemlerde ilk kurban; kendilerine karşı hem askeri hem de fikri yönden mücadele vermiş bulunan ünlü vezir Nizamülmülk olmuştur. Suikastın gerçekleştiriliş şekli, önceden planlandığını akla getirmiştir. Selçuklu sultanından sonra en önemli makamda bulunmakta olan Vezir’in huzuruna, bir dilekçe verme bahanesiyle, sufi kılığında bir kişi girmiştir. Kendisinden şüphelenilmeyen Batınî akideli şahıs, sözde dilekçeyi vereceği sırada veziri hançerleyerek öldürmüştür.[32]

Batınîlerin ilginç bir şekilde öldürdükleri Selçuklu vezirlerinden birisi de Kaşanî’dir. Çünkü, Kaşanî kendilerine karşı mücadele vermiş ve onları zor durumda bırakmıştır. Veziri ortadan kaldırmayı üstlenen 2 fedâî, vezirin atlarının barındırıldığı tavlasına hizmetçi olarak girmişlerdir. Bunlar sözde atların seyisi olarak çalışmaya başlamışlar ve dindar geçinerek göze girmeyi başarmışlardır. Vezirin güvenini kazanmayı başaran fedâîler için fırsat, Nevruz dolayısıyla doğmuştur. Sultan Sancar’a Nevruz vesilesiyle hediye edeceği atı seçmek üzere ahıra giden Vezir, atları gözden geçirdiği sırada bu fedâîler tarafından yine hançerlenerek öldürülmüştür.[33] Hasan Sabbah’ın adamlarının toplum içine saldıkları korku sonucunda, din ve devlet adamlarını herkesin gözü önünde öldürmeleriyle devletin ileri gelenleri elbiselerinin altına zırh giymeden sokağa çıkamaz olmuşlardır. Hasan Sabbah ve adamları, siyâsî rakiplerini öldürmekle yetinmeyerek, bütün cemiyeti etkileyecek bir faaliyetin içine girmişlerdir. Kurulu siyâsî ve sosyal düzeni çökertmek için tepedekileri hedef almışlar ve halkı da kendi taraflarına çekmek için özellikle inanç noktasında yoğun bir propagandayı yürütmüşlerdir. Halkı ikna etmeye çalışırken kendi akidelerini aktarırken gerektiğinde halka karşı da zor kullanmaktan ve şiddete başvurmaktan çekinmemişlerdir.[34]
Selçuklu döneminde terörü sistemli bir şekilde kullanan Hasan Sabbah’ın çağdaş anlamıyla terörizmin babası olduğu söylenebilir. Çünkü Hasan Sabbah korkunun, düşünce ve mantık süreçlerini bozarak insanları sürüleştireceğini anlayan ve bunu iyi kullanmayı bilen bir kişi olmuştur.[35] Hasan Sabbah 1124'te Alamut Kalesinde ölmüştür.

c. Fransız İhtilâli: Terörün Hükümranlığı Dönemi

Fransız İhtilali’nde 5 Eylül 1793 ve 27 Temmuz 1794 arasındaki döneme “Terörün Hükümranlığı” adı verilmiştir.[36] 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Robespierre’nin[37] baskı, şiddet, zulüm ve keyfi kanunlarının getirdiği sisteme, terör sitemi ya da dönemi denilmiştir.[38] Bu döneme terör dönemi denmesinin sebebi, Robespierre’nin öncülüğündeki Jakobenlerin[39], ihtilal karşıtı ya da muhalif addettiği binlerce insanı hunharca öldürmeleridir. Bu döneme Jakobenlerden oluşan hükümet kendi eliyle kendi vatandaşlarına, onları bastırmak ve sindirmek için, terör uygulamıştır.

Kral 16. Louis, 1793’te Konvensiyon kararı vatana ihanetten dolayı giyotinle infaz edildikten sonra, Konvensiyon meclisini oluşturan Jirondenler (Kral taraftarları ve Burjuva sınıfı) ve Montagnardlar (Robespierre ve arkadaşları) arasındaki görüş ayrılığı hat safhaya ulaşmıştır. Jirondenler tepki olarak görevlerinden istifa etmişlerdir. Bu dönemden sonra Robespierre öncülüğünde Jakobenler, 12 kişiden oluşan ve ihtilal hükümetinin yürütme organı Kamu Güvenliği Komitesi’ndeki bütün yetkileri ele geçirmişler ve her türlü ihtilal karşıtı ayaklanmayı ve isyanı kanlı bir şekilde bastırma yoluna gitmişlerdir.

Bu terör döneminde ne kadar çok insanın öldürüldüğü tam olarak bilinmemekle birlikte, 40.000 kişinin öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Bunlardan 12.000’i giyotinle infaz edilmiş, diğerleri de boğularak ya da yakılarak öldürülmüştür. Giyotin’e gönderilenlerden 1.031’i asillerden ve soylulardan 2.923’ü orta sınıftan, 647’si din adamlarından, 7.878’i işçi ve köylülerden, 140 kişide bilinmeyen sınıflardan oluşmaktadır. Bu dönemde çok korkunç hadiseler yaşanmıştır. Lyons’da bir jakoben, giyotinle infazın çok yavaş olduğunu ileri sürerek 300 insanın top ateşi ileri öldürülmesini emretmiştir. Nantes’te içinde 2.000 kişinin bulunduğu bir mavna (içinde insanların olduğu bir nevi yüzen ev) Raire Nehri’nin ortasında batırılmış ve insanlar boğularak öldürülmüştür. O kadar ki suyun üzerindeki ölülerin etlerini kuşlar yemiş ve nehir kirlendiği için kullanımı yasaklanmıştır.[40]

Terör Dönemi’ne damgasını vuran en etkin kurum Paris Devrim Mahkemesi (Tribunal Revolutionnaire de Paris) olmuştur.[41] Bu mahkemenin en büyük özelliği, kararlarının temyiz edilememesidir. Mahkeme tarafından suçlu bulunanlara verilecek tek ceza ölümdür. Bir müddet sonra mahkeme tutukluları sorgulamadan doğrudan infaza göndermiştir. Söz döneme ait çıkarılan yasalardan biri “Şüpheliler hapsedilecek… Delil, herhangi bir delil düşmanları mahkum etmek için yeterlidir…Eğer delil zaten varsa, o zaman şahitlere ihtiyaç yoktur…Devrim Mahkemesi altındaki bütün suçlamalar için verilecek tek ceza ölümdür…[42]” şeklindeydi. Ancak bütün bu olaylardan sonra, her ihtilal ilk önce kendi çocuklarını yer gerçeğiyle[43], Robespierre ve aşırı Jakobenler terör döneminin sorumluları olarak yakalanıp giyotinle idam edilmişlerdir.

Bu döneme terör dönemi denmesinin kısaca nedenleri yukarıda belirtilen olaylardır. Söz konusu bu dönemden sonra “terör” ilk defa sözcüğü literatüre girmiştir ve devlet terörüne en büyük örnek olarak tarihin sayfalarında kendine yer edinmiştir. Bu dönemden sonra terör kurumsallaşmış ve sonraki dönemlere esin kaynağı olmuştur.[44]

d. Ku Klux Klan Örgütü

Ku Klux Klan 1865'te ABD’de Tennesee’de kurulan gizli bir ırkçı örgüttür. Kurucuları Yüzbaşı John C. Lester, Binbaşı James R. Crowe, John D. Kennedy, Calvin Jones, Richard R. Reed, Richard O. McCard’dır. Bir Ulusun Doğuşu (Birth of a Nation) filmiyle kendilerini duyurmuşlardır.[45] İlk Ku Klux Klan’lar Amerika’daki Kuzey-Güney Harbi’nden sonra, güneyde beyaz ırkın üstünlüğü iddiasıyla ortaya çıkmışlardır. Örgüt Amerika’da asıl olarak 1. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük bir güç kazanmıştır. 1920’lerin sonuna gelindiğinde üye sayılarının yaklaşık olarak 3 ila 4 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir.[46] Bu örgüt esas olarak beyaz ırkın üstün ırk olduğunu ileri sürerek binlerce zenciyi, hatta zaman zaman Yahudileri de katletmişlerdir.

Daha yakın zaman olan 1960’larda terör faaliyetleri tekrar tırmanışa geçmişlerdir. Bu dönemde terör faaliyetlerinin tırmanmasında özellikle etkili olan olaylar Arap-İsrail Savaşı’nı Arapların kaybetmesi ve Avrupa’daki öğrenci ayaklanmaları oluşturmaktadır. Özellikle Filistin Kurtuluş Örgütü FKÖ, bu dönemde çeşitli uçak kaçırma eylemleri gerçekleştirmiştir. Filistinli hava korsanlarının, Karaçi’de bindikleri Pan Am Boeing 747 uçağındaki 400 yolcu ve mürettebatı rehin almaları üzerine, 16 saat sonra düzenlenen operasyonda 22 kişi öldü.[47]

Farklı bir yaklaşım tarzı olarak, David C. Rapoport terörizm tarihinin 4 dalgayla açıklanabileceğini ileri sürerek 4 dalga teorisini ileri sürmüştür. Bu teoriye göre terör örgütleri, “Anarşist, Anti-Kolonyel, Yeni Sol ve Dinci Terör” olmak üzere 4 grupta toplanmaktadır. Buna göre, Bolşevik ihtilali öncesi, Çarlık Rusya’sında gerçekleşen ve Çar ІІ. Aleksandr’ın ölümüne yol açan “Narodnoya Volya” (halk hareketi) І. dalgayı, 1920’lerden itibaren yükselen ve 60’larda doruk noktasına ulaşan sömürge terörizmi ІІ. dalgayı, Vietnam Savaşıyla psikolojik temelleri atılan dönem ІІІ. dalgayı, günümüzde geçerli olan dinsel-semantik terörizm VІ. dalgayı oluşturmaktadır.[48]

Bu şekilde, tarih boyunca var olan terör örgütlerinin sayısı çoğaltılabilir. Gerçekten de burada hepsini ismi zikredilmemiş, sadece en fazla bilinenlerin isimleri zikredilmiştir. Burada asıl anlatılmak istenen, terörün ismi ve yöntemleri var olduğu döneme göre farklılık arz etse de, insanlığın ilk gününden bugüne kadar hayatîyetini devam ettirmesidir. Terörizm söz konusu bu tarihi serüveninde devlet (destekli, sponsorlu) terörü, etnik terör, dinî terörizm, narko-terör, siber terör gibi farklı tiplere ayrılmıştır.

TERÖRİZM TİPLERİ

a. Devlet Terörü

Devlet’in kendi eliyle, mevcut siyâsî rejimi korumak ya da devam ettirmek amacıyla, hukuk kuralları çerçevesini aşarak kendi vatandaşlarına karşı uygulanan, her türlü sindirme, korkutma, işkence, faili meçhul ya da muhalifleri ortadan kaldırma gibi eylemler topluluğuna devlet terörü denmektedir.[49] Devlet terörünün tarihte pek çok örneği bulunmaktadır. Bazı örnekler şu şekildedir:

“Fransız İhtilali’nde Jakobenlerin uyguladığı terör, Diktatör Mao’nun yönetimindeki Çin’in Doğu Türkistan üzerindeki asimile politikaları; Sırpların, Bosna halkına ve Sırbistan’ın Kosova’ya yönelik uygulamaları; Saddam Hüseyin dönemindeki Irak; Suriye’de rejim muhalifleri oldukları gerekçesiyle Hama’da 20000 kişinin öldürülmesi; Stalin dönemi Rusya’da yaklaşık 40.000.000 insanın yok edilmesi; Nazi Almanya’sının Yahudi soykırımı; İsrail’in Filistin üzerindeki katliamaları; Pol Pot yönetimindeki Kamboçya’daki katliamlar[50], Temmuz 2009’da Çin’deki Doğu Türkistan’ın Urumçi kentinde Uygur Türklerine uyguladığı şiddet eylemleri.

Söz konusu bu terör eylemi devletlerin hem kendi halklarına karşı kullanabileceği hem de dış politika aracı olarak kullanabilecekleri bir terör çeşididir. Dış politika aracı olarak devlet terörü tarihin her döneminde başvurulan bir yöntem olsa da en belirgin haliyle Soğuk Savaş döneminde kullanılmıştır. Sovyetler Birliği komünist ideolojiyi yaymak amacıyla çeşitli devletlerde sol-Marksist eğilimli gruplara ve/veya terör örgütlerine gizli/açık destek vermiştir. Daha sonra Amerika yönetimi, çeşitli diktatör rejimlere silah ve finansal destekte bulunarak, ‘Yeşil Kuşak Projesi’ adı altında sözde İslamcı gruplara/örgütlere destek vererek komünizmin yayılmasını engellemeye çalışmıştır. Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal ettiği zaman Amerika ve Pakistan gizli servisleri Sovyetlere karşı Taliban militanlarına eğitim vermiştir. Ancak Amerika kendisi daha sonra 11.9.2001’de bu teröristlerin hedefi haline gelmiştir. Buradan anlaşıldığı üzere terör örgütleri arasında ayrım yapmaksızın, çifte standart uygulamaksızın onlarla mücadele etmek şarttır.

Devlet terörü konusunda bazı noktalarda birbiriyle örtüşen çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. Bu yaklaşımlardan bir tanesinde, devlet terörüne örnek olarak 4 türlü devlet desteğinden söz edilmektedir. Bunlar:
“1. Devlet Girişimi: Bir devlet, geleneksel savaş yöntemleriyle elde edemeyeceği stratejik avantajları sağlamak amacıyla uluslararası terörizmi bir mücadele aracı olarak doğrudan kullanabilir. Bunu, resmi kurumları ve personeliyle yaparsa, girişimine 'Devlet Terörizmi’ adı verilir. Bu tür terörizm, savaşın başka yöntemlerle sürdürülmesi olarak tanımlanabilir.”

2. Devlet Desteği: Bir devlet, doğrudan ya da resmen terörist girişimlerde bulunmaktan kaçınabilir. Fakat resmi amaçlarını sağlamak için terörist örgütlere para, eğitim, silah, patlayıcı, kritik malzeme, istihbari bilgi, saklanma yeri, iletişim olanağı, yolculuk belgeleri (pasaport) ya da diğer lojistik destekler verebilir.

3. Devlet Hoşgörüsü: Eğer devletler, topraklarında terörist örgütler olduğunu bilirler, onları desteklememelerine karşın bu örgütleri dağıtmak için harekete geçmezlerse, hoşgörüden söz edilebilir. Ev sahibi devletin hoşgörüsünden yararlanan terörist örgütlerin, kendilerine yetecek kaynakları olabileceği gibi, yabancı bir devletin desteğinden de yararlanabilirler. Ev sahibi devlet ile aralarında oluşan yazılı olmayan bir anlaşma gereği, eylemlerini yuvalandıkları ülkede değil, başka ülkelerde gerçekleştirirler.

4. Devlet Zaafı: Bu örnekte, devlet, sınırları içindeki uluslararası teröristlere gözlerini yummak istemez ama ya kolluk ve askeri güçlerinin yetersizliğinden ya da teknolojik geriliğinden ötürü onlarla etkin biçimde mücadele edemez, edemez ama sorumluluğu sürer. Bu durumda, zaaf halindeki devlet, yardımına daha güçlü bir devleti çağırabilir. 1977'de Mogadişu'da meydana gelen uçak kaçırma eyleminde Somali Hükümeti, Batı Alman Hükümetinden yardım istemişti.[51]

Diğer taraftan başka bir kaynakta ise, devlet terörü “ siyâsal otoritenin mevcut devlet politikası ve yönetim modelinin takip ettiği esasları, bu maksatla alınan kararları, kendi kamuoyuna, baskı yolu ile benimsetmek, bu kararlara karşı gelen toplum kesimlerini de zorla bastırabilmek için, ‘terörizmin’ bir maşa olarak kullanılması” şeklinde tanımlanarak, devlet destekli terörizm şu şekilde 5 ayrı gruba tabi tutulmaktadır:

· Doğrudan Destek,
· Dolaylı Destek,
· Düşmana Destek,
· Pasif Destek,
· Ev Sahibi Ülke Desteği.[52]

Bu tanımlar ışığında PKK terör örgütü ve bazı Avrupa Birliği devletlerinin söz konusu bu terör örgütlerine verdiği destek incelenecek olursa, bunun açıkça devlet destekli terörizm olduğu gözler önüne serilmektedir. Geçtiğimiz yıllarda Avrupa’dan bazı devletler bazen açıkça bazen de üstü kapalı olarak çeşitli şekillerde PKK terör örgütüne destek vermişlerdir. AB’nin terör örgütleri listesinde bulunan ve dolayısıyla AB ülkelerinin tümü tarafından terörist bir örgüt kabul edilmesi gereken PKK’ya karşı bu devletlerin tutum ve davranışlarında PKK terör örgütüne karşı her zaman bir serbestlik, Türkiye’nin endişelerini ve uyarılarını aldırmama gözlemlenmiştir. Bundan dolayı, AB ülkelerinin bu tutumu Türkiye’yi her zaman ciddi bir şekilde rahatsız etmiştir.[53] PKK terör örgütü söz konusu bu ülkelerde her türlü kitle iletişim araçlarını kullanarak Türkiye aleyhine, kendi lehine propaganda yapmaktadır. PKK terör örgütüne ait Serxvebun (özgürlük), Med TV/ Roj TV, Özgür Gündem gibi Medya organları yayın hayatlarına AB ülkelerinde başlamışlardır. Diğer taraftan Fransa’nın başlıca gazeteleri olan Le Monde, Le Figaro, Lebération, PKK terör örgütü için ‘terör örgütü’ sıfatı yerine ‘ayrılıkçı’, ‘isyancı’ ya da ‘militan’ gibi kavramları tercih etmektedirler.[54] Biraz daha geriye gidilip Kürt sorunun temellerine inilecek olursa karşımıza 1920 yılında Sevr Antlaşması’nda hazırlanan, ilk etapta Kürtlerin özerk bir bölge kurmalarını ve isterlerse bir yıl sonra bağımsızlıklarını kurabileceklerini öngören madde (Madde:62-64) çıkmaktadır. Aynı şekilde 19. yüzyılda İngiliz ve Fransız diplomatlarının ‘Kürdistan’ ve Kürtlük’ [55]kavramlarını siyâsallaştırmaya çalışmışlardır.

Diğer taraftan AB’nin 1998’den bu yana hazırladıkları raporlarda insan hakları ihlali adı altında, Kürtlerin haklarının ellerinden alındığını ve onlara azınlık haklarının tanınması gerektiğini ileri sürerek ‘Kürtlerin baskıdan kurtarılmalarını’ talep etmektedirler. Ayrıca cezaevlerindeki 9.000 PKK’lı teröristi de düşünce suçlusu olarak ifade etmektedirler.[56] Ayrıca PKK’yı dış politikasının bir unsuru haline getiren Yunanistan, PKK’ya her türlü desteği sağlamaktan kaçınmamaktadır. Gerçekten de terörist başı A. Öcalan, yakalandığı zaman üzerinden Yunanistan pasaportu çıkmıştır. Ayrıca Öcalan, Yunanistan’ın kendilerine ideolojik eğitim ve bomba eğitimi için topraklarında üst verdiğini, sivil kurumlardan, sendikalardan ve kiliseden para yardımı aldıklarını itiraf etmiştir.[57] Yine aynı şekilde, uzun süre terör örgütü PKK/KADEK/KONGRA-GEL’in içerisinde görev aldıktan sonra bu örgütten kopan Şehmuz Önder, “PKK, Türkiye’ye karşı yürütülen bu savaşta bir cephe olarak kullanılmakta ve Suriye’den başka Yunanistan, İran gibi ülkeler de buna destek olmaktadırlar. Ayrıca Rusya farklı bir boyuttan, Amerika ve Avrupa değişik bir boyuttan bu savaşı beslemektedirler” demektedir. Görüldüğü üzere PKK/KADEK/KONGRA-GEL’in İran, Suriye, Yunanistan ve Avrupa bağlantıları terör örgütünün ilk ağızlarından itiraf edilmektedir.[58] Diğer taraftan Ermeni terör örgütü ASALA’nın[59] arkasında en büyük güç Sovyet Rusya'ydı. Kırım Sivastapol şehrindeki Rus Askerî Akademisinde ASALA örgütüne silah kullanmadan bomba yapımına, suikastten, uçak kaçırmaya değin hemen her şey öğretilmekte, Rus İstihbarat Örgütü KGB ve Rus Askerî İstihbaratı GRU tarafından teorik ve ideolojik eğitime tabi tutulmaktaydı.[60]

Görüldüğü üzere devletler her ne kadar söylemlerinde terör örgütlerini kınadıklarını ifade etseler de, pratikte durum farklı olabilmektedir. Ancak devletler terör örgütleri olan bu ilişkilerini Medya organları vasıtasıyla farklı mecralara yönlendirebilmektedirler. Bu yüzden devlet destekli terörün hayata geçirilmesinde kitle iletişim araçları hayatî rol oynamaktadır. Ulus devlet(ler) kamu otoritesini sağlayabilmek için basına sansür uygulayarak halkın haber alam özgürlüğünü kısıtlayabilmekte, hatta bazen körfez savaşında olduğu gibi, sadece bilgisayarlarla biçimlendirilmiş uydu görüntüleri vererek[61] olayları kamuoyuna olduğu gibi değil, olmasını istediği gibi yansıtabilmektedir.

Başta Amerika ve Batı, devlet terörizmini bizatihi doğrudan ya da dolaylı olarak yıllardır uygulamalarına rağmen, kitle iletişim araçları sayesinde bu durumu gözden uzakta tutabilmektedirler. Bu anlamda Batı, terörün sorumluluğunu elinde bulundurduğu enformasyon araçlarıyla, terörü kurbanlarının üzerine yıkma konusunda oldukça başarılı olmuştur.[62] Bu çerçevede 1991’de ‘çöl fırtınası’ operasyonu öncesi, petrole bulanmış karabatak görüntüsü, CNN’de sürekli yayınlanarak, propaganda yolu ile dünya halkları Müttefiklerin haklılığına inandırıldı. Sonradan anlaşılmıştır ki, bu karabatak Fransa’da bir tanker kazası sonucu o hale gelmiştir.[63] Aynı şekilde Irak işgali öncesi ortaya atılan, Saddam’ın El-Kâide bağlantısı ve 11 Eylül saldırılarıyla bağlantılı olduğu iddiasının kocaman bir yalan olduğu dönemin savunma bakan yardımcılarından ve Irak işgalinin mimarlarından Paul Wolfowitz’in itirafı sonucu ortaya çıktı. Ayrıca ‘Bush Yönetimi’nin Savaş ve Terörizm Hakkındaki 40 Yalanı’ başlıklı Steve Perry imzalı yazıda, Amerika’nın 11 Eylül’den bugüne kadar terörle savaş ve Irak’ın işgaliyle resmi iddialarının hepsinin yalan çıktığı örneklerle anlatılmaktadır.[64]

Burada amaç, belli kesimleri düşman gibi göstermek ya da böyle bir düşmanlık yaratmak değildir. Ancak ortada birtakım gerçekler de bulunmaktadır ve işin vahim tarafı bütün bu gerçekler terör örgütlerine yaşam sahası sunmaktadırlar. Bütün bu bilgiler ışığında olaylar incelendiği takdirde görülmektedir ki devlet destekli terörizm tarih boyunca hem kendi halklarına karşı şiddet ve sindirme aracı olarak hem de dış politika aracı olarak her zaman kullanılan bir yöntem olmuştur. Bu terörizmi engellemenin yollarından bir tanesi ise, bütün devletlerin, ayrım yapmaksızın teröre başvuran örgütlere karşı uluslararası arenada işbirliği yapmaları ve terör örgütlerini dış politikada kullanma fikirlerinden vazgeçmeleridir.

b. Etnik-Milliyetçi Terör

Etnik temele dayalı terör olayları özellikle 1900’lü yılların ikinci yarısından itibaren dünyada gittikçe daha fazla görülen bir terör çeşidi olmuş ve ortaya çıktığı ülkelerde diğer terör biçimleriyle mukayese edildiğinde daha fazla şiddet ihtiva ettiği görülmüştür.[65] Belirli bir etnik kimliğe sahip grupların, içinde yaşadıkları toplumda, kendilerine ait yeterince hakka sahip olmadıklarını iddia ederek ve/veya kendilerine karşı devlet tarafından haksızlık, ayrımcılık yapıldığını iddia ederek, devletin otoritesini tanımayarak kendilerine ait bir devlet kurmak için giriştikleri şiddet içerikli hareketlere etnik terör denmektedir. Bu fikir kendine referans olarak, Wilson’un prensibi olan ‘her millet kendi kaderini tayin hakkına sahiptir’(self determination) öğretisini kabul etmektedir.[66] Etnik terör diğer terör çeşitleriyle kıyaslandığında, içlerinde en tehlikeli olanlarından biridir. Çünkü kendisine zemin ve taraftar bulma konusunda daha avantajlıdır ve taraftarları maddi beklenti içersinde olmadan, adanmışlık duygusu içinde, halklarının bağımsızlığı için mücadele ettiklerini düşünmektedirler. Her ne kadar bu terör örgütleri haklarını savunduklarını iddia ettikleri kesimlerin bütününün fikrini yansıtmasalar da, kendilerini söz konusu etnik grubun sözcüsü kabul ederek, savunucu olduğunu iddia ettiği etnik gurubun, bütün fertlerini propaganda yolu ile ve/veya şiddete başvurarak kendilerini desteklemeye zorlarlar. Gerçekten de Türkiye’de PKK terör örgütü kendisine destek vermeyenlere karşı şiddete başvurmuş, Kürt işadamlarından zorla bağış almış, ailelerinden çocuklarını zorla koparıp genç yaşta dağa götürmüştür. Diğer taraftan Ermeni terör örgütü ASALA, PKK ile gerek işbirliği içinde hareket ederek, gerekse de kendisi Türkiye’ye ve vatandaşlarına karşı çeşitli terör faaliyetlerinde bulunmuştur. “Günümüzde etnik gruba dayalı devlet kurmak zaten imkansızdır. Etnik gruba dayalı bağımsızlık hareketleri, eğer terörizmin temel nedenleri arasında yer alıyorsa, bunun tüm dünyadaki etnik grupları kapsayan bir genelleme olması gerekmektedir. Ancak var olan 3000 etnik gruptan yalnızca yüzde üçünün silahlı mücadeleyi tercih ettiği düşünülürse bu tezin çok da doğru olmadığı anlaşılabilir.”[67] Etnik Terörizmin Psikodinamiği, etnik kimliği kuran ve besleyen bir sembol olarak, etkinlikler arası ilişkileri inceler. Bu konuayla ilgili 2 kavram geliştirilmiştir: “Seçilmiş Travma” ve “Seçilmiş Zafer”. Seçilmiş Travma bir etnik grubun, başka bir etnik grubun kendini aşağıladığını, zulmettiğini, mağdur ettiğini düşünür ve travmanın içerdiği incinme, acı çekme, utanç gibi duygulara yönelik bilinçdışı savunmalar kuşaktan kuşağa aktarılarak etnik kimliğin bir parçası olur. Mesela Yunanlıların seçilmiş travmaları 1071 Malazgirt Savaşı, İstanbul’un Fethi, Kurtuluş Savaşı, Kıbrıs Barış Harekatı iken, Sıplar’ın kiyse Sırp Sındığı savaşıdır. Yine Yahudilerin soykırım günleri buna örnek teşkil etmektedir. Seçilmiş zafer ise bir grupta, zafer kazanma ya da başarılı olma duyguları yaşatan olaylar için kullanılır. Seçilmiş zaferler seçilmiş travmalar gibi kuşaktan kuşağa anlatılır.[68]

Ayrıca dünyada bilinen ve hep PKK ile kıyaslanan bir diğer etnik terör örgütü İspanya’da faaliyet gösteren ETA (Euskadı Ta Askatasuna) örgütüdür. Sol eğilimli Cizvit papazların desteğiyle kurulan ETA, Katalunya, Euskadi ve Galicia’nınbağımsızlığıiçin savaş vermektedir. İspanya'nın Bask Bölgesi'nde bölgesel hareketi savunan ETA'nın yapmış olduğu şiddet olayları karşısında İspanya Hükümeti Olağanüstü hal ilan etmiş ve askeri mahkemelerde, yakaladığı teröristleri ağır cezalara mahkum etmiştir.[69] Bu terör örgütünün en büyük destekçisi yıllarca Fransa olmuştur. O kadar ki örgütün Fransa’da silah fabrikası bulunmakta, yöneticileri Fransa’da ikamet etmektedirler.[70] Fransa İspanya’yı zayıf düşürmek için yıllarca bu terör örgütüne her türlü desteği vermiştir. Tıpkı aynı desteği ASALA ve PKK’ya verdiği gibi.

İrlanda Cumhuriyet Ordusu IRA da bilinen bir diğer etnik terör örgütüdür. IRA, İrlanda’nın bütünüyle İngiltere himayesinde olduğu dönemde İrlanda yönetimindeki parlamento olan First Dail tarafından meşru kabul edilen İrlanda ordusu olarak doğdu. Bu ordunun kurucu liderliğini James Connoly yapıyordu. 1916'da İngiliz yönetimine karşı gerçekleştirilen ‘Paskalya Ayaklanması’ nda büyük rol oynadı.[71] IRA, İrlanda'nın bağımsızlığı için savaşan bir örgüt olarak ortaya çıkmıştır. Daha sonra "Serbest İrlanda" olarak özel statü verilen ve bugün İrlanda Cumhuriyeti olarak tanınan devletin ortaya çıkmasıyla birlikte IRA’nın bağımsızlık mücadelesi belli bir aşamaya gelmiştir. İrlanda adasının büyük bir bölümünün İrlanda Cumhuriyeti sınırları içinde olmasına karşın, Kuzey İrlanda İngiliz egemenliği altında kalmıştır. Bu aşamadan sonra IRA'nın mücadelesi, Kuzey İrlanda'nın İngiliz egemenliğinden kurtarılması ve İrlanda Cumhuriyeti'nin bir parçası haline gelmesini hedeflemiştir. Artık IRA, ‘İrlanda sorunu’nun değil, ‘Kuzey İrlanda sorunu’nun örgütü haline dönüşmüştür.[72]

c. Dinsel, Radikal Terör

Öncelikle hiçbir dinin, özünde, teröre ve şiddet eylemlerine destek vermediğini vurgulamakta yarar vardır. Ancak gerek günlük dilde, gerekse de akademik dide ve medya dilinde dinsel terör/terörizm sıkça kullanılan bir kavram haline gelmiştir. Bu kavramdan anlaşılması gereken, dinin siyâsî, ideolojik ya da diğer çıkarlar için istismar edilmesidir. Çıkarlarına hizmet ettiği sürece din herkesin istismarına açıktır. Mesela, Amerika'nın Soğuk Savaş döneminde “Yeşil Kuşak Projesi” adı altında, komünizmin yayılmasını önlemek için İslam Dini’ni dış politika aracı olarak kullanması, Radikal İslam’a karşı Ilımlı İslam’ın desteklenmesi, oy peşinde koşan siyasetçiler[73], bu konuya örnek teşkil eden sadece birkaç örnektir. Hüseyin Salur dinsel terörü 4 gruba ayırmaktadır. a) Yönetimlerin kullandığı dinsel terördür ki çoğu zaman dinler; bazı kişi, grup, devlet ya da devletlerin çıkarlarını savunmada ya da yeni çıkarlar elde etmede ortaya çıkarılan çatışmalara giydirilen, etnik dinsel ya da ulusal giysilerdir. Bunun en tipik örneği Haçlı Seferleridir. b) Dinsel yönetimlerin uyguladığı terördür. Uluslar arası hukuku hiçe sayarak vatandaşlarına ve muhaliflerine şiddet hareketleri uygularlar. Bu duruma örnek gösterilebilecek bir durum ise İran’ın 12 Haziran 2009 tarihinde yapılan seçimlerden sonra ve bu seçimlerden önce sözde rejim muhaliflerine uyguladığı baskılardır. c) Mezhep farklılıklarından doğan ve bu mezheplerin birbirlerine karşı uyguladıkları şiddet hareketleridir. Ortaçağda engizisyon mahkemeleri, haricilerin katliamları, Irak’taki mezhep çatışmaları bu kategoriye örnek gösterilebilir. d) Dinin, siyâsî, politik çıkarlar için istismar edilmesidir. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalinden sonra Amerika'nın Taliban’a verdiği destek.[74]

Dinsel terörün meydana gelmesindeki en büyük etken, bireylerin ‘biz ve öteki’ kavramlarına sahip olmalarıdır. Etnik terörde olduğu gibi, dinsel teröre ait militanlar adanmışlık duygusuyla hareket ederler. Eğer ötekine karşı savaşarak ölürse mensup olduğu dinin gereğini yerine getirdiğine ve böylece Cennet'e gideceğine inanmaktadır. Özellikle haçlı seferleri öncesinde kilisenin asker toplamada başvurduğu en etkili yöntemlerden biridir bu yöntem. Yine sözde kendilerini İslam dininin temsilcisi olduklarını söyleyerek, dinî istismar eden Hizbullah gibi örgütler intihar eylemleri düzenleyerek masum insanları öldürttükleri militanlarını bu şekilde kandırmaktadırlar. Diğer yandan bu tür şiddet olayların günümüzde en sık yaşanan yer olan Ortadoğu’ya baktığımızda, sözde İslam kaynaklı terör örgütü adı altındaki örgütler çeşitli unsurlardan beslenmektedirler. Bölge genelinde her geçen gün yaygınlaşan ve uçlara kayan İslâmî hareketler ve grupların oluşmasında öne çıkan olgu, bu unsurların Ortadoğu toplumlarında Batılı kültürel, politik ve ekonomik değerlere karşı bir tepki olarak ortaya çıktığıdır. Batı kültürünün etkisi ve bu kültürün gün geçtikçe daha fazla oranlarda kendine Ortadoğu coğrafyasında yer edinmesi İslâmî grupların tepkisini çekmektedir.[75]

d. Siber Terör

Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte, devletlerin zaman ve kaynak açısından tasarruf etmek amacıyla her türlü işlemlerini sanal âlemde gerçekleştirmeye başlamasıyla birlikte yeni bir terör çeşidi olan siber terör (cyber terror) ortaya çıktı. Siber terörizm söylemi ilk defa 1990'ların başında, internet teknolojilerinin hızla büyümeye başladığı, “bilgi toplumu” tartışmalarının yapıldığı, teknoloji ve bilgisayar ağına fazlaca bağımlı olan Amerika'nın karşılaşabileceği riskleri inceleyen çalışmaların arttığı dönemde başlamıştır. Amerika Ulusal Bilim Akademisi'nin 1990'ların başında yayınladığı rapor bilgisayar güvenliği üzerine şu yorumu yapmaktadır: “Risk altındayız. Amerika'nın bilgisayarlara bağımlılığı giderek artmaktadır… Yarının teröristi bir klavyeyle bir bombanın yaratacağı zarardan daha fazlasını yaratabilir.”[76]

Siber terörün hayatîyetini devam ettirmesi internete bağlıdır. Gerçekten de internet kullanımı yaygınlaştıktan sonra bu tehdit ortaya çıkmıştır. Gelişmiş toplumlar, hayatî öneme sahip altyapıları bilgisayar ağlarına çok fazla bağımlı olduğu için kaçınılmaz olarak siber terörizmden korkmaktadır.[77] Gerçekten de bu konu 3-4 Nisan 2004 tarihlerinde NATO’nun 60. yılı konferansında NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer tarafından, “Bilgisayar korsanlarının faaliyeti, kutuplarda buzların erimesi, enerji güvenliği altındaki riskler” gibi tehlikelerle birlikte, “bir siber saldırının, bir askerin başka bir ülke sınırını geçmesinden çok daha fazla şey ifade ettiği” şeklinde dile getirilmiştir.[78]

Diğer taraftan siber terörizm konusunda medyada ve akademik makalelerde çeşitli tanımlar yapılmaktadır. Bu konuda en dikkate değer açıklama, Amerikalı bilgisayar bilimi profesörü Doroty Denning’in tarafından şu şekilde yapılmıştır: “Siber terörizm, siber boşluk ve terörizmin bileşimidir. Siber terörizm, siyâsî ve sosyal mercilere ve kişilere gözdağı vermek, baskı oluşturmak amacıyla resmi birimlerin bilgisayarlarına, network sistemlerine, bilgi ve veri tabanlarına yapılan yasadışı tehdit ve zarar verici saldırılardır. Daha da ötesi, bir saldırının siber terörizm olarak tanımlanması için bireye ya da mala karşı şiddet içermesi gerekmektedir. En azından “korku yaratacak kadar hasara” yol açmalıdır. Siber terör ölümcül olan ya da fiziki hasara yol açan, şiddetli ekonomik kayba neden olan saldırılar olarak örneklenebilir. Kritik altyapı odaklarına yapılan ciddi saldırılar yarattığı etkiye göre siber terörizm olarak tanımlanabilir. Önemli olmayan servislere verilen rahatsızlıklar siber terörizm olarak tanımlanamaz.” Siber terörün tercih edilmesinde pek çok sebep bulunmaktadır. Bunların başında, ucuz olması, mekan sınırlamasının bulunmaması, soyut bir saldırı olması, kim tarafından yapıldığı resmi olarak kanıtlamanın çok zor olması gibi nedenler gelmektedir. Washington’da Strateji ve Uluslararası Dersler merkezinde, Teknoloji ve Kamu Politikası programının yöneticisi James Lewis bu durumu şu sözlerle ifade etmiştir: “Bilgisayar korsanlarının (hacker) saldırılarını ontrol etmek oldukça güçtür, eğer takip etseniz bile, her zaman yüzde yüz doğru sonuca ulaşamazsınız.”[79]

1990’lardan bu yana çeşitli siber saldırı olayları söz konusu olmuştur. Bunlardan bazıları medyaya yansımış ve çok tartışmalara neden olmuştur. Bu anlamda bilinen ilk siber saldırılardan bir tanesi Estonya’da yaşanmıştır. Estonyayla Rusya’yı karşı karşıya getiren, “Meçhul Asker” heykelinin Rusya’nın itirazına rağmen sökülmesi üzerine, 27.4.2007’den itibaren Rusya’nın Estonya’ya yönelik bir siber saldırı düzenlediği bildirildi. Rusya’nın bu saldırısı, “bir devlet tarafından bir başka ülkenin bilgisayar sistemlerine karşı siber ortamda yapılmış ilk baskın” olarak tarihe kaydedildi. Estonya Savunma Bakanı Jaak Aaviksoo, saldırıların ardında Kremlin’in olabileceğini ifadeyle, anıtı kaldırmaları üzerine, son haftalarda dünya çapında yaklaşık 1 milyon bilgisayar kullanılmak suretiyle Estonya internet sitelerine saldırılar düzenlendiğini belirtti.[80]

Ayrıca, Doğu-Batı Enstitüsü tarafından organize edilen 6`ncı Dünya Güvenlik Konferansı`nın ikinci gününde uzmanlar siber suç ve siber terör konusunu üzerinde ciddi olarak tartışmışlardır. Mevcut 1 milyar civarında kullanıcının olduğuna dikkat çeken Network Reliability Office Bell Labs isimli şirketin yöneticisi Karl F. Rauscher, internetin sınırlarının olmadığını hatırlatarak, `Amerika Birleşik Devletleri nükleer tehdidinin ardından stratejik siber savaşı en büyük tehdit olarak algılıyor` şeklinde bir açıklamada bulunmuştur.[81] Dünya Bankası yetkilileri yaptıkları açıklamada olayı geçiştirmeye çalışmasına rağmen kurumun teknolojiden sorumlu en üst düzey ismi Guy De Poerck çalışanlara yolladığı e-posta mesajında yapılan saldırının ve çalınan bilginin tarihin en büyük finansal soygunu olduğunu duyurmuştur.[82] Aynı şekilde, bir araştırma sonucunda dünyanın her ülkesine ait en hassas (ve kimi yanlarıyla gizli) ekonomik verilerine sahip Dünya Bankası bilgisayar veri merkezinin korsanlar tarafından birçok kez saldırıya uğradığı ve büyük miktarda verinin çalındığı ortaya çıkmıştır.

Sürekli olarak saldırılara maruz kalan devletler bu terör çeşidine karşı önlem olarak çeşitli girişimlerde bulunmaktadırlar. Örneğin Amerika'nın saygın gazetelerinden Wall Street Journal, hükümete yakın yetkililere dayandırdığı bir haberinde, hükümetin, Pentagon bilgisayar ağını korumaya ve siber savaşlara odaklı yeni bir `siber güvenlik askeri gücü` kurmayı planladığını yazmıştır. WSJ’nin, planı yakından bilen bazı yetkililere dayandırarak verdiği haberde, bu girişimle, orduya ait bilgisayar ağını özellikle Çinli ve Rus internet korsanlarının saldırılarından koruma çabalarını yeniden şekillendirileceği belirtilmiştir.[83]

e. Deniz Haydutluğu ve Korsanlık

Denizlerde gerçekleştirilen terörün başlıca nedenlerinden birisi saldırıda bulunulan devleti ekonomik anlamda zor bırakmaktır. Günümüzde ekonomik çıkarların devletlerin dış politikalarında başat rol oynadığı ve hatta dış politika daha çok ekonomik çıkarlar göz önünde tutularak hazırlandığı görülmektedir. Günümüzde taşımacılığın yaklaşık olarak yüzde 80’i deniz yoluyla yapılması nedeniyle denizde gerçekleşen olası terör saldırıları, başta saldırıya maruz kalan devleti ve dünya ekonomisini ciddi anlamda zarara uğratmaktadır.[84]

Aden Körfezi ve civarında, Ocak-Aralık 2008 döneminde 110 gemiye deniz haydutluğu saldırısı olmuş ve bu gemilerden 42’si deniz haydutlarınca ele geçirilmiştir. Ancak Türk kamuoyu söz konusu bu korsanlık olaylarını ilk kez YASA Denizcilik firmasına bağlı Neslihan isimli geminin Somalili korsanlarca kaçırılmasıyladuymuştur.[85]

Söz konusu bu korsanların gayet organize bir şekilde son derece teknolojik imkanlara sahip oldukları bilinmektedir. Korsanların Somali açıklarında seyir halindeki 2 ana gemiden yönlendirildiği ileri sürülmekte, son teknolojiyle donatılmış “Burum Ocean” ve “Athena” isimli bu ana gemilerin radar ve AIS kanalıyla bölgede seyreden ticari gemileri belirlediği, sonra botlarla ana gemiden ayrılan korsanların saldırılarını geçekleştirdiği, gemi özelliklerini bulabildikleri, GPS ve radyo telsiziyle bilgisayar kullanabildikleri bilinmektedir.[86]İspanya’nın Cadena Sar radyosunun ortaya attığı bir iddiaya göre, bu korsanlar saldırı yapacakları gemi hakkındaki istihbaratı Londra’da uzman bir ekipten almaktadırlar. Radyonun bir askeri istihbarat raporuna dayandırdığı habere göre, Londra’daki kaynaklar, Somalili korsanların liderlerine uydu telefonu aracılığıyla saldırmaları gereken gemiler hakkında ayrıntı vermektedirler.[87] Ayrıca

Ancak korsanlar yaptıkları bu terör hareketlerinin arkasında kendilerine göre haklı sebepleri olduğunu düşünmektedirler. Bu konuda Somalili bir korsan bir konuşmasında şu açıklamayı yapmıştır: “Somali’de tüm genç adamlar çaresiz. Büyük bir işsizlik var, gelir kaynakları yok. Kaynaklardan biri balık avlamak, bunun yanında süper devletler ve Asya ülkeleri kendi denizlerimizde yan iş veriyorlar. Bu yüzden de biz öncelikle yasadışı balıkçılığa başladık, fakat uluslar arası güçler onları toplamaya başladı!”[88]Merkezi Malezya`da bulunan Uluslararası Denizcilik Bürosu, Somalili korsanların kontrol edilemez hale geldiğini bildirerek, Amerika ve uluslararası toplumu bu tehdidi sonlandırmaya çağırmıştır. Büronun Korsanları İzleme Merkezi Müdürü Noel Choong, “son haftalarda izlenen durum, bölgedeki güvenliğin artırılmasına rağmen, şiddet eylemleri ve gemi kaçırma olaylarının anormal biçimde yükseldiğini göstermektedir” ifadesini kullanmıştır.[89] Bunun üzerine, 2008 yılı ikinci yarısında Somali sahillerine yakın korsanlık faaliyetlerinin artış kaydetmesi üzerine, BM’nin çağrısıyla bölgeye NATO ve AB gibi uluslararası örgütler “caydırıcı” güç gönderdikleri gibi, bazı ülkeler de kendi deniz ticaret gemilerinin güvenliği için savaş gemilerini görevlendirmiştir. Bu maksatla AB’de, Kasım 2008’de bölgeye 6 gemi ve 3 keşif uçağı gönderilmesine karar verildi ve 15.12.2008’den itibaren AB’nin bu ilk müşterek filosunda Yunanistan, İngiltere, Fransa ve Almanya’dan görevlendirilen gemiler görev almıştır. [90] Tüm bu girişimler sonuç vermiş ve yapılan operasyonlarla korsanlara ciddi bir darbe vurulmuştur. Ancak bu korsanlık faaliyetlerinin tam anlamıyla bitirildiği söylenemez.

Sonuç

Terör kavramı üzerinde uluslararası arenada ortak bir tanımın bulunmaması terörizmle mücadelede karşılaşılan en büyük sorunlardan bir tanesidir. Bu sorunun temelinde ise bazı devletlerin terörü dış politika aracı olarak kullanmak istemeleri ve dolayısıyla ortak bir tanım yapmaktan kaçınmaları vardır. Diğer taraftan terörün tarihi serüvenine bakıldığı zaman, insanlığın korkulu rüyası olan bu şiddet hareketleri insanlığın ilk gününden bu yana varlıklarını devam ettirdikleri görülmektedir. Ancak terör örgütleri yaşadıkları devrin özelliklerine göre kendilerine misyon belirlemişler ve söz konusu devrin şartlarına uygun ideolojiler edinmişlerdir. Tarihi serüven içersinde bu örgütlerin isimleri ve eylem tarzları değişse bile, şiddete başvurarak korku yaratmak, insanları sindirmek, mantıksal düşünce sürecini tıkayarak istediklerini kabul ettirmek gibi, kuruluş felsefeleri bir değişiklik arz etmemiştir. Terör örgütleri ve terör eylemleri yapılış şekilleri açısından, benimsedikleri misyon açısından ve faaliyet alanlarına bakılarak çeşitli isimler altında sınıflandırılmaktadırlar. Günümüzde en ciddi sorun teşkil eden terörizm tipleri ise, etnik terör, dinsel/radikal terör örgütleri ve siber terör’dür. Her ne kadar olmaması arzu edilse de, terör örgütlerinin gelecekte de bir şekilde hayatîyetlerini devam ettireceklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Bugünkü şartlar açısından terörün gelecekte hangi şekilde karşımıza çıkacağı konusunda bir öngörüde bulunmak gerekirse, bu durumu şu şekilde ifade edebiliriz:

Terör örgütleri tarih boyunca yaşadıkları devrin şartlarına göre kendilerine eylem alanı ve misyon belirlemişlerdir. Çağımızın bilgi çağı olmasından dolayı ve devletlerin gün geçtikçe en hayatî kurumlarını bile dijital ortama entegre ettikleri düşünülürse, önümüzdeki yıllarda terör karşımıza ‘siber terör’ maskesi altında çıkacaktır. Dolayısıyla terör daha soyut, daha sinsi ve korkulur bir hal alacaktır. Ayrıca küreselleşme süreciyle artan zengin-fakir uçurum, hat safhaya varan çevre problemleri, kuraklık, gittikçe daha hayatî önem arz eden su kaynakları, mikro milliyetçilik akımları, iklimsel değişiklikler[91], enerji bölgelerinin paylaşımı ve dengesiz bir şekilde artan nüfus gibi sorunlar ilerde terörizmin sürekliliğini sağlayacak unsurlar olarak karşımızda durmaktadırlar.

[1] Gözde Kılıç Yaşın, “Terörün Uluslararası Aktörlerce Kullanılması”, Cumhuriyet Strateji, S. 32, 31 Ocak 2005
[2] Bu açıklamanın Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya ait olduğu bildirilmektedir. Bknz: Ercan Çitlioğlu, Gri Tehdit: Terörizm, Destek Yayınları, Ankara, 2008, s. 16.
[3] “Terör”, Bknz: egm.gov.tr/temuh/terorizm1.html, (Erişim : 25.07.2009)
[4]“Terör”, Bknz: egm.gov.tr/temuh/terorizm1.html, (Erişim : 25.07.2009)
[5] Ercan Çitlioğlu, age, s. 16.
[6] Mesut Hakkı Çaşın, Uluslararası Terörizm, Nobel Yayın Dağıtım, 2008, s.100
[7]Mesut H. Çaşın, age, s. 102.
[8] Ahmet Cevizci’nin Felsefe Sözlüğü kitabından alınan bilgilere göredir. Bkz: Hüseyin Salur, Küresel Çağda Din ve Terör, Çizgi Kitabevi, Konya, 2009, s. 64
[9] A. Baki Kavun, “Uluslararası ve Uluslar üstü Terörizm”, On bir Eylül Bir Örtülü Operasyon mu? Uluslararası Terörizm ve Dış Politika, (Der: Osman Metin Öztürk), Biltek Yayınları, Ankara, 2002.
[10] Mesut H. Çaşın, age, s. 225
[11]Mesut H. Çaşın, age, s. 224.
[12]Hüseyin Salur, Küresel Çağda Din ve Terör, Çizgi Kitabevi, Konya, 2009, s. 38.
[13] Marcus Tullius Çiçero (M.Ö. 106-M.Ö. 43)(Lâtin) Romalı devlet adamıbilginhatip ve yazar.
[14] Mesut H. Çaşın, age, s. 224.
[15] Hüseyin Salur, age, s. 38.
[16] Mesut H. Çaşın, age, s. 226.
[17] Lucius Annaeus Seneca (Milattan önce 4-İ.S. 65), bir süre Roma’da devlet adam olarak çalışmış, devrinin ünlü düşünürlerindendir.
[18] Johann Christoph Friedrich Schiller (1759-1805), Almanya’da 18. yüzyılda ortaya çıkan aydınlanma çağının ve felsefe akımının önemli düşünürü.
[19] Hüseyin Salur, age, s. 38.
[20] Hüseyin Salur, age, s. 38.
[21] Gözde Kılıç Yaşın, “Terörün Uluslararası Aktörlerce Kullanılması”, Cumhuriyet Strateji, S. 32, 31 Ocak 2005
[22] Mesut H. Çaşın, age, s. 228.
[23] Mesut H. Çaşın, age, s. 229-230.
[24] Hüseyin Salur, age, s. 39.
[25] Mesut H. Çaşın, age, s. 230.
[26] Harun Yahya, “İsrail’in Kürt Kartı”, Bknz: harunyahya2.org/kitap/KurtKarti/kurtkarti2.html#4
[27] Mesut H. Çaşın, age, s. 231.
[28] Mesut H. Çaşın, age, s. 281.
[29] Hüseyin Salur, age, s. 43.
[30] Mesut H. Çaşın, age, s. 232.
[31] Mesut H. Çaşın, age, s. 233.
[32] “Alamut Kalesi”, Bknz: eliflamraa.wordpress.com/2007/04/16/alamut-kalesi-hasan-el-sabbah/, (Erişim: 25.07.09)
[33] “Alamut Kalesi”, Bknz: eliflamraa.wordpress.com/2007/04/16/alamut-kalesi-hasan-el-sabbah/, (Erişim: 25.07.09)
[34] “Alamut Kalesi”, Bknz: eliflamraa.wordpress.com/2007/04/16/alamut-kalesi-hasan-el-sabbah/, (Erişim: 25.0.09)
[35] Hüseyin Salur, age, s. 43.
[36] “The Reign of Terror”. Bknz: Ercan Çitlioğlu, Gri Tehdit: Terörizm, Destek Yayınları, Ankara, 2008, s. 88.
[37] Maxmillien Robespierre, Fransız İhtilali döneminde 1793-1794 yılları arasında ‘terörün hükümranlığı’ olarak bilinen dönemde Fransa’nın yöneticisiydi.
[38] İsa Döner, “Uluslararası Hukukta ve Türk Hukukunda Terör ve Terörizm”, Bknz: stratejikboyut.com/files/teror_terorizm.pdf, (Erişim: 25.07.2009)
[39] Fransız İhtilali döneminde, mecliste aşırı kanadı oluşturan radikaller.
[40]Miss Lavelle, “ The Reign Of Terror”, schoolhistory.co.uk/year8links/frenchrevolution/reignofterror.pdf, (Erişim: 24.07.2009)
[41] Ercan Çitlioğlu, age, s. 91.
[42] Miss Lavelle, agy, schoolhistory.co.uk/year8links/frenchrevolution/reignofterror.pdf, (Erişim: 24.07.2009)
[43] Hüseyin Salur, age, s. 44.
[44] Hüseyin Salur, age, s. 44.
[45] “Tarihte Bugün: 24 Aralık”, cnnturk.com/2008/tarihte.bugun/12/24/tarihte.bugun.24.aralik/506001.0/index.html (Erişim: 22.07.2009)
[46] “Ku Klux Klan”, gizliilimler.tr.gg/Ku-Klux-Klan.htm (Erişim: 15.07.2009)
[47] “Dünyada uçak kaçırma kronolojisi”, arsiv.ntvmsnbc.com/news/70735.asp, (Erişim:25.07.2009)
[48]Mesut Hakkı Çaşın, age, s. 257.
[49] Hüseyin Salur, age, s. 101.
[50] Hüseyin Salur, age, s. 103.
[51] Doğu Erkil, “Uluslararası Terörizm”, dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/457/5195.pdf, Erişim: (22.07.2009)
[52] Mesut Hakkı Çaşın, age, s.554.
[53] Deniz Altınbaş, “Avrupa’nın PKK’ya Yaklaşımı”, Stratejik Analiz, Sayı 92, Aralık 2007, s. 33
[54] Deniz Altınbaş, agy, s. 34.
[55] Deniz Altınbaş, agy, s. 35.
[56] Deniz Altınbaş, agy, s. 36.
[57] Deniz Altınbaş, agy, s. 41.
[58]Mehmet Okur, “Soğuk Savaş Dönemi ve Sonrası Türkiye’nin Güvenliğini Tehdit Eden Terör Örgütlerine Bölge Ülkelerinin ve Avrupa Devletlerinin Desteği”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, Genelkurmay Ataşe ve Denetleme Başkanlığı Yayınları, Sayı 6, Yıl 3, Aralık 2005.
[59] ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu), 1975'te Lübnan’ın Beyrut şehrinde, Agop Agopyan tarafından kurulmuştur.
[60] Mehmet Okur, agy.
[61]Hüseyin Salur, age, s. 103.
[62]Hüseyin Salur, age, s. 108.
[63] Hüseyin Salur, age, s. 100
[64]İbrahim Karagül, “Wolfowitz’in itirafı, ‘seçilmişler cuntası’, Bush’un ilahi misyonu”, Bknz: tumgazeteler.com/?a=175723, (Erişim: 24.07.2009)
[65] Abdulkadir Baharçiçek, “Etnik Terör ve Etnik Terörle Mücadele Sorunu”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 10, Sayı 1, Elazığ

facebookta paylaş

Kayıtlı

Facebook / Twitter / Paltalk: Akhenaton41 / Paltalk Odası: Edep Sahiplerine Munhasir Oda

Sayfa: [1]