Gizliilimler.Org

Gizli dünyaların kapısını aralamaya hazır mısın?

İnsandan Önce ve İnsandan Sonra

Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı ve şifrenizi girin

Haberler:

Sayfa: [1]
*GönderenKonu:

İnsandan Önce ve İnsandan Sonra

(Okunma sayısı 2035 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


Çevrimdışı Akhenaton
Admin
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
***************
Ruh Hali: Hasta
Rep Puanı: 0
Üye No: 1
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
Nerden: Paralel Evren
İleti: 4306
  • Profili Görüntüle

İnsandan Önce ve İnsandan Sonra

« : Mayıs 28, 2012, 01:39:39 ÖS »
İnsandan Önce ve İnsandan Sonra
Hazırlayan: Akhenaton

İçindekiler
  • Yeryüzünün Yaratılışı
  • Yeryüzünde İnsanlardan Önce Kimler Vardı?
  • Cinlerin Yaratılışı
  • Semum ve Cân
  • Şeytan (İblis)
  • İnsanın Yaratılışı
  • İnsanın Hilâfeti
  • İnsan, Yeryüzünde
  • Müslüman Âlimlere Göre İlk İnsan Toplumu
  • İlk İhtilâftan Sonra
  • İlk İnsanlar, İlkel ya da Vahşi miydi?
  • Medeniyetlerin Yıkılışı
  • Tarihte Medeniyetler
  • Hıristiyan Medeniyeti
  • En Güzel Medeniyet
1. Bölüm: İnsandan Öce

1. Yeryüzünün Yaratılışı

Kurân-ı Kerîmde değişik ayetlerin ifadeleri, gök ile yerin yaratılış sırasının farklı anlaşılmasına müsait bir şekildedir. Bu yüzden de eskiden beri müfessirler bu konuyu özellikle Bakara sûresinin 29. âyetinin tefsiri çerçevesinde incelemeye tabi tutmuşlar.

Taberî [1], kendi görüşünü belirtmeksizin farklı görüşler yansıtan düşüncelere yer verirken; Kurtubî, değişik görüşleri belirtmekle beraber, “Katade'nin dediği gibi, Allah önce göğü gaz halinde; arkasından yeri yarattı. Daha sonra göğü düzenleyip, ardından da yeri düzene soktu” [2] demek suretiyle kendi görüşünü de ortaya koymuştur. Dikkat edilirse, bu açıklamada, bir yönüyle yerin, bir yönüyle de göğün daha önce yaratıldığına işaret edilmiştir.

Bediüzzaman Said Nursi de, adı geçen Bakara sûresinin 29. âyetinin tefsirinde aynı konuyu ele almıştır. Ona göre:

“O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semâya yöneldi. Onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi. O, her şeyi hakkıyla bilendir” mealindeki Bakara sûresinin 29. âyeti, yerin önce yaratıldığını; “Ondan sonra da yeri döşedi” mealindeki Naziat sûresinin 30. âyeti, göğün önce yaratıldığını; “İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden koparıp ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görüp düşünmüyorlar mı? Yine de inanmazlar mı?” mealindeki Enbiya sûresinin 30. âyeti ise, gök ile yerin birlikte yaratıldığını göstermektedir.

Konuyu müspet ilim doğrultusunda değerlendiren Bediüzzaman'ın görüşü -özetle- şöyledir:

Müspet ilmin yer ve göğün yaratılışı konusunda kabul ettiği nazariye şu merkezdedir: Görmekte olduğumuz ve manzume-i şemsiye/güneş sistemi olarak tabir edilen güneş ve güneşe bağlı yıldızlar cemaati, basit bir cevher imiş; sonra bir çeşit buhara dönüşmüş; sonra o buhardan, sıvı-ateş hâsıl olmuş; sonra o mayi-i narî, soğuyarak katılaşmıştır. Sonra şiddetli hareketiyle kimi büyük parçaları fırlatmış; sonra o parçalar yoğunlaşarak, gezegenler olmuşlar. Üzerinde yaşadığımız yerküresi de onlardan biridir.

Bu açıklamalar ışığında Kurân ayetlerini açıklayan tefsircilerin yorumlarıyla müspet ilim insanlarının yorumları arasında mutabakat hâsıl olabilir. Şöyle ki: "Yerle göğün ikisi de birbirine bitişikti, sonra onları ayırdık" anlamına gelen âyetin ifadesinden anlaşıldığına göre, Yerkürenin de içinde bulunduğu güneş sistemi, İlâhî kudret tarafından esir maddesinden yoğrulmuş bir hamur şeklinde imiş. Esir maddesi, diğer varlıklara göre daha akıcı ve su gibi bütün varlıkların aralarına nüfuz eden bir maddedir.

"Allah'ın Arşı daha önce su üstündeydi" [3] mealindeki âyet, şu esir maddesine işaret etmektedir. Demek ki, Allah'ın Arşı, su hükmünde olan şu esir maddesi üstünde imiş; esir maddesi yaratıldıktan sonra, Yüce Yaratıcının ilk icatlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani Sani-i Zülcelâl esir maddesini yarattıktan sonra, o esir maddesini elementler şekline dönüştürmüş; sonra onlardan bir kısmını yoğunlaştırıp katı maddeler haline getirmiştir. Bunlardan da birer meskûn mahal olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Yer de bunlardan biridir. İşte yerin -hepsinden önce yoğunlaşıp katılaşması ve hızlı bir şekilde kabuk bağlayarak uzun zamanlardan beri hayata kaynak olması itibariyle, yaratılış ve teşekkülü göklerden öncedir.

Fakat yerküresinin mükemmel bir hale gelmesi, insanların yaşamalarına elverişli bir vaziyete gelmesi, göklerin tesviye ve tanziminden/en son şeklinin verilmesinden sonradır. Bu yönüyle yaratılışı, göklerden sonra başlar.

Bununla beraber, -yukarıda ifade edildiği üzere- güneş sistemi olarak tabir edilen güneş ve güneşe bağlı yerküresi ve diğer yıldızlar topluluğu aynı cevher imiş, yani göklerle yerin ikisi beraber imişler. Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, yukarıda mealleri verilen konuyla ilgili ayetler arasında ilk etapta çelişki gibi görülen konunun, gerçekte bir çelişki değil, bilakis, yaratılış safhalarının değişik şekillerine işaret etmek için kullanılan bir i'caz üslubunun yansımaları söz konusudur.[4]

Özetlersek: Bediüzzaman, söz konusu ayetleri yorumlarken, konuyu müspet ilimlerdeki yeni keşifler doğrultusunda değerlendirmiş ve yerle göğün birlikte aynı maddeden yaratıldığını, ancak yerin soğuyup kabuk bağlaması, göklerden önce olmakla beraber, insanoğlunun hayat şartlarına uygun bir duruma gelip, bir döşek şeklinde düzenlenip son şeklini alması, göklerin son şeklini aldığı düzeninden sonra olduğunu belirtmiştir.

Konuyla ilgili ayetler, bu 3 durumdan her birini ayrı ayrı açıklamaktadır.[1]

2. Yeryüzünde İnsanlardan Önce Kimler Vardı?

Kurân-ı Kerîm'de geçen kimi ifadelerden yeryüzünde insanlardan evvel insanlar gibi mükellef bir kısım varlıkların da yaşadığı anlaşılmaktadır. Fakat bunların nasıl varlıklar olduğu hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bu konuda Bediüzzaman, şunları söylemektedir:

“Ben, yeryüzünde kendime bir halife yaratacağım” [5] âyetindeki “Halife” tabiri, dünyanın, insanların hayatına elverişli şartlara sahip olmazdan evvel yeryüzünde düşünen bir mahlûkun bulunmuş olduğuna ve o mahlukun hayatına o zamandaki yerin önceki vaziyetleri muvafık ve müsait bulunduğuna işarettir. “Halife” tabirinin bu manaya delaleti, hikmet gereğidir. Amma ünlü olan manaya göre, o algı sahibi mahluk, cinlerin bir türüymüş; yaptıkları fesattan dolayı insanlarla değiştirilmişlerdir.[6][7]

Meleklere insanın yeryüzünde fesat çıkaracaklarını Allah'ın bildirdiği rivayet edilir. Buna dâir İbni Mes'ud ve sahabeden bazılarının rivayet ettiği farklı görüşler vardır. Bu görüşler şöyledir:

Allah, meleklere: "Şüphesiz ki ben, yeryüzünde bir halîfe yaratacağım." dediği zaman melekler: "Ey Rabbimiz, bu halîfe ne olacak?" diye sordular. Allah da: "Onun bir nesli olacak. Onlar yeryüzünde fesat çıkaracak, birbirlerine haset edecek ve birbirlerini öldürecekler." buyurdu. Bunun üzerine melekler: "Ey Rabbimiz orada fesat çıkarıp kanlar dökecek kimseler mi yaratacaksın?" dediler. Allah, meleklere, yeryüzünde kalabalık halk bulunduğu zaman, orada fesat çıkaracaklarını ve kan dökeceklerini bildirmişti.

İbn Zeyd şöyle demiştir: “Allah cehennemi yarattığı zaman, melekler çok korktular ve: "Ey Rabbimiz, bu ateşi kimin için yarattın?" dediler. Allah:

"Mahlûkatımdan bana asi olanlar için." cevabını verdi. Hâlbuki o günde meleklerden başka mahlûkat yoktu ve yeryüzünde de hiçbir yaratık bulunmuyordu. Allah: "Şüphesiz ki ben, yeryüzünde bir halîfe yaratacağım dediği zaman melekler günahın onlardan çıkacağını anladılar.”


Levh-i Mahfuza kıyamet gününe kadar olacak şeyler yazıldığından, melekler de Levh-i Mahfuza bakarak öğrenmişlerdir. [8][9]

Cinler, Hz. Âdem'den, yani insanoğlundan önce yaratılmışlardır. Kurân bu konuyu anlatırken: “Biz insanı siyah çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. Cinleri de daha önce, zehirli ateşten yaratmıştık.” [10] demek suretiyle ifade eder.[11]

Hadisçilerin ve tefsircilerin görüşlerini toplayan Abdullah Aydemir, “Tefsirde İsrailiyyat” isimli eserinde bu konuda ortaya atılmış görüşlere delil teşkil eden, “Hani Rabbin meleklere: 'Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti. Melekler de: 'Biz seni hamdinle tesbih ve tenzih edip dururken orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek- kimse mi yaratacaksın?' demişlerdi. Allah da: 'Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim' demişti.” âyetinin tefsiri münasebetiyle, tefsircilerin pek çok şeye temas ettiklerini, bunlardan birinin de yeryüzünün Adem'den önceki sakinlerine ait bilgiler olduğunu söyler.[12][7]

Kimi bilginler: “Allah cinleri Âdemin yaratılmasından 2000 yıl önce yaratmıştır. Meleklerin gökyüzünde yaşadıkları gibi cinlerin de yeryüzünde yaşadıklarını” söylemişlerdir. Teberî Tefsiri'nde de yeryüzünde insanlardan önce cinlerin yaratılmış olduklarını şöyle anlatılır [11];

Abdullah İbn Ömer: “Cân oğulları diye anılan cinler, Hz. Adem'in yaratılmasından 2000 yıl evvel yeryüzünde idiler. Yeryüzünü fitne ve fesada vermek suretiyle bozdukları ve kanlar döküp cinayetler işledikleri için, Allah onlara karşı meleklerden oluşan bir ordu gönderdi. Melekler tarafından iyice hırpalanan bu fesatçılar denizlerdeki adalara sığınmak suretiyle canlarını kurtarabildiler. Bunun üzerine Allah meleklere: “Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım!.” dedi.”

İbn-i Abbas şöyle diyor: “İnsan çamurdan yaratıldı. Yeryüzünde ilk önce cinler yaşarlardı. Onlar, yeryüzünde kanlar akıttılar, birbirlerini öldürdüler. Allah, onlara İblis'in komutasında meleklerden askerler gönderdi. İblis ile onun komutası altında bulunanlar, öteki cinlerle savaşarak, onları denizlerdeki adalara ve dağların etrafına sürdüler. Bu zaferi kazandıktan sonra İblis'in kalbinde gurur doğdu ve: “Ben, kimsenin yapmadığı bir iş yaptım” diye övündü. Allah, onun kalbinde doğan bu gururu bildi. İblis'in yanındaki melekler, bunu bilmiyorlardı. Allah, İblis'in yanında bulunanlara: “Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım” dedi. Buna karşılık olarak melekler: “Sen, bizim kendilerini tenkile memur edildiğimiz cinlerin yaptığı gibi orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek biri mi yaratacaksın?” dediler.” [12][7][11]

3. Cinlerin Yaratılışı

Normal akla sahip bir kimse, kâinattaki olağanüstü nizamı incelediğinde, bunun kendiliğinden olmadığını anlar. "Dünya kendi kendine düzgün bir şekilde nasıl yüzyıllardan beri dönebilir. Elbette döndüren bir yaratıcı vardır." der. Yaratıcıya inanan da Onun bildirdiklerine inanır. Çünkü cinleri, şeytanları inkâr etmek, Allah'ı inkâr etmek demektir. Bunun için aklı, fenni, göze tâbi kılmamalı, aksine gözü akla tâbi kılmalıdır! Akıl da tek başına hakkı bulamaz.

Akıl göz gibi, İslamiyet de ışık gibidir. Yani aklın doğru karar verebilmesi için İslamiyet ışığına ihtiyacı vardır. İslamiyet ışığı da bunların var olduğunu bildiriyor. Her şeyi yoktan yaratan Allah, "İnsan ve cinleri ancak, beni tanımaları, ibadet etmeleri için yarattım" buyuruyor.[13]

Nur-ül-İslam kitabında diyor ki: Cinlerin ilk babası Can'dır. Kurân-ı kerimde mealen buyruluyor ki:
"Canı da daha önce, zehirli, dumansız ateşten yarattık." [14]

Şeytanlar, iblisin zürriyetindendir. İblis de cin taifesindendir. Kurân-ı kerimde mealen buyruluyor ki:
"İblis cinlerdendi." [15]

Cin sûresinin ilk âyetlerinde, cinlerden iman edenlerin de olduğu bildirilmektedir.

Nas sûresinde cinlerden insanlara zarar verenlerin bulunduğu, zararlarından Allah'a sığınılması bildirilmektedir. Bu bakımdan cinleri inkâr edip, onların insanlara zarar verdiğini inkâr eden kâfir olur. Hz. Süleyman’ın cinlerden de düzenli askerleri olduğu Kurân-ı kerimde bildirilmiştir.[18]

Cehennem, cin ve insanlarla doldurulacaktır.[16]

Cinlerin, mümin ve kâfir olanları vardır.

Kurân-ı kerimde cin ile ilgili daha birçok âyet-i kerime vardır. Hâdis-i şerifte cinlerden korunmak için dualar bildirilmiştir. Göz ile görmediğini inkâr etmek, akla da, ilme de aykırıdır.

Cinleri inkâr etmek, Allah'ı inkâr etmektir. Bunun için aklı, fenni, göze tâbi kılmamalıdır! Aksine gözü, akla tâbi kılmalıdır! Akıl da tek başına hakkı bulamaz. Akıl göz gibi, İslamiyet de ışık gibidir. Yani aklın doğru karar verebilmesi için İslamiyet ışığına ihtiyacı vardır.[17]

4. Semum ve Cân

Semum bir tür ateştir.

“Andolsun ki biz, insanı pişmemiş çamurdan, kokuşmuş cıvık balçıktan yarattık. Cân'nı da insandan daha önce Semûm ateşinden yarattık.” [18] buyurur. Ayetten anlaşıldığı gibi Cân, insanoğlundan önce yaratılmıştır. İnsanın yaratılışının, kainattın yaratılışında son halka olduğu düşünülürse, Cân sondan bir önceki halka olarak yaratılmıştır.

Ayetteki “Semûm ateşi” konusunda, bazıları, “Bu, ateşin alevidir.” demişler; bazıları da “O, öldürücü derecede sıcak olan sam rüzgarıdır.” demişlerdir. Önceki âyetin de yardımıyla, İbareden anlaşılan bunun bir çeşit ateş olduğudur. Fakat, bedenin gözeneklerine, yani derideki o küçücük deliklere nüfuz edip, içine işlediği için buna, “Semûm” ismi verilmiştir. İnsanın içine işleyen rüzgara da bu yüzden “sam rüzgarı” denmiştir. Bir rivayette, “Semûm, dumansız ateştir. Yıldızlar da bu ateşten yaratılır.” denmiştir ki, bu, “Semum ateşi” ile geçen ayetteki “ateşin mârici”'nin aynı olduğunu gösterir. Buna göre aynı şeyi anlatan bu kelimelerden biri, o ateşin yalın, saf ve dumansız bir ateş olduğunu, diğeri de yakıcı ve kavurucu olduğunu anlatmış olur. Âlûsî “Semum ateşi”ni, “fevkalade hararetli ateş” diye tefsir ederken buna işaret etmektedir.

Kimi hadislerde Cân'nın yaratıldığı ateşin, bildiğimiz ateşlerden çok daha sıcak olduğu bildirilmektedir. Ebû Davud et-Tayalisî'nin İbn Mes'ud'dan naklettiği bir olay göre, “Bu dünyada gördüğümüz ateşler, Cân'nın yaratıldığı ateşten yetmiş kat daha hafiftir.” [19]

5. Şeytan (İblis)

Kurân-ı Kerîm, Hz. Adem'in topraktan yaratıldığını, sonra ona ruh verilerek canlı bir insan haline getirildiğini açıkça anlatır. Aynı şekilde Şeytan'ın da cinlerden olduğu konusunu vurgular. Bu husus Kurân-ı Kerîm'de:

"Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben mutlaka çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!' Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, 'Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?' dedi. İblis, 'Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın', dedi." [20][21]

Şeytan'ın kendisini üstün görüp secde etmesine engel kabul ettiği, "ateşten yaratılmak" bir üstünlük nedeni midir? Bu tartışılabilir. Çünkü ateşin başka varlıklarla teması kolay değildir. Onlardan yeteri kadar faydalanamaz. Yakar ve eritir. Su, kum ve toprak gibi diğer katı maddeler de onu söndürür. Bu yüzden temelde bir üstünlük nedeni gibi görülen bu fark, aslında şeytanı ömür boyu yalnızlığa itmiştir. Yüce Allah, bunun elbette bilincindeydi ve kendi istediğine üstünlük özellikleri verecekti. Onun yanında üstünlüğün temel esası ise, önce kendisine itaat edilmesiydi. Şeytan, bundan imtina edip kaçındığı ve kendisini üstün gördüğü için üstünlük iddiaları da bir şeye yaramamış, rahmetten kovulmasına ve "şeytan" olarak adlandırılmasına sebep olmuştur. Belki önceki yeri itibariyle daha üstündü. Çünkü Cennet’te olmak ve sürekli Allah'a yakın olmaktan daha güzel bir şey yoktur. Fakat şeytanın itaatsizliği ve kendi aslının ateşten yaratılmasıyla ilgili olarak, ateşin toprağı yakması nedeniyle, bunu yok olmaz bir üstünlük olarak görüp büyüklenmesi bunu engellemiş ve kâfir olarak İlahî huzurdan da Cennet’ten de kovulmasına sebep olmuştur. Hemen ilave etmek gerekir ki, İblisin küfrü, Allah'ı inkâr etmekle değil, "emir ve yükümlülüğü ve amelin gereğini inkâr ile tartışma şeklindedir." [22][21]

Fakat şeytana göre, ateşten yaratılmak bir üstünlük nedeniydi. Çünkü ateş toprağı yakardı. Genellikle şeytana tabi olanlar bu gücün peşindedirler. Başkalarını refüze etmek, sürekli kuvvetli olmak ve bunu başkaları üstünde uygulayarak kendini tatmin etmek... Kurân'da, aynı şekilde cinlerin de ateşten yaratıldığı bildirilmektedir:

"Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık." (15:27); "Cinleri öz ateşten yarattı." (55:15)

Kimi bilginler, Rahman Sûresi'ndeki "Cânn" yani, "cinlerin babası" deyiminden kasıt, cinlerin babası İblis olduğunu kabul ederken, bazıları da bunun İblis değil, cinin babası olduğunu nakletmişlerdir. Yazır, aynı kanaatte olmadığını söyleyerek, "Başlangıç itibariyle bütün insan cinsi salsaldan yaratılmış olduğundan insandan kasıt, yalnız Adem değil insan cinsi olduğu gibi, Cânn'dan kasıt da cin cinsidir" der.[23] Şu halde 'İblis, yani şeytan da cinlerden olduğuna göre, o da ateşten, hem de dumansız, öz, yalın, yakıcı ateşten yaratılmıştır' diyebiliriz.[21]

Bursalı İsmail Hakkı da, "O cinlerdendi" âyetini, "Onun aslı, ateşten yaratılmış bir cindi. Meleklerden değildi." diye tefsir etmekte ve "Meleklere 'Ademe secde edin!' demiştik. İblis hariç hepsi hemen secde etti." (Kehf, 18/50) âyetinde "Muttasıl istisna" bulunduğunu ileri sürmekte. Kaide, 'İstisna edilenle, kendisinden istisna olunan aynı cinsten olursa muttasıl istisna olur' diye açıklanır. Ayette İblis meleklerden istisna edilmiştir. "İblis melek olmayıp, cin olduğuna göre, melekten nasıl istisna edilmiş olabilir?" tarzındaki ihtimal dahilinde bir soruya cevap için de bir dipnotla bu izahı yapmıştır.

Bursalı; Çünkü, İblis de onlarla beraber secde etmekle emrolunmuştur. Daha sonra ise, onlardan birisi istisna edildiği gibi o istisna edilmiştir. Tıpkı, "...falan kadın hariç hepsi çıktılar" sözünde olduğu gibi. Burada hariç olan kişi, erkekler arasında bulunan bir kadındır. Bir görüşe göre, "O cinlerdendi" cümlesinden kasıt, onun ilk cin olduğuna işarettir. Cinler ondandır. Hz. Adem'in insten olduğu gibi. Çünkü Hz. Adem insanların ilkidir.[24][21]

Bir başka görüşe göre ise, Allah'ın Adem'den önce yaratıp, yeryüzüne gönderdiği bir halk vardı. O halkın adı cindi. İblis de onların kalanlarından biriydi. Onlar kan dökmüşler, melekler de onlarla savaşmıştı.

Beğavî şöyle der: Onun Süryanicedeki adı Azâzil, Arapçadaki adıysa Haristi. İsyan edince adı ve şekli değiştirildi, kendisine İblis denildi. Çünkü o, rahmetten ümit kesmiştir.[25]

İblis denen o cin, "Rabbinin emrinden çıktı." Allah'a itaat etmekten kaçındı. Oysa biz biliyoruz ki, "Melekler, Allah'ın emrine isyan etmezler, ne emrederse onu yaparlar." [26]

Ayrıca, insan ve cinler, kulluk sorumluluğuyla yükümlü oldukları için, iradeleriyle yaptıklarının cezalarını ya da mükafatlarını göreceklerdir. Fakat melekler öyle değil. Onlar bu konuda bir sorumluluğa sahip olmadıkları için iradeleri de yoktur, bu yüzden hata yapmaktan da korunmuşlardır.[21]

Şeytanın Karakteristik Özellikleri

1. Yalancı ve yemincidir.
2. Yaptırım gücü yoktur.
3. Riyakardır.
4. Edebiyat ve felsefe yapar.
5. İnsanın en sinsi düşmanıdır.
6. Kötü bir arkadaştır.
7. Kurândan uzak olanların en yakın dostudur.
8. İnsanı her yerden görür ve aldatmaya çalışır.[21]

İblis (Şeytan), Meleklerden Miydi?

İblisin meleklerden mi, cinlerden mi olduğu konusu tartışılan bir konudur. Fakat bu o kadar da karmaşık bir konu değil. Çünkü İblis, cinlerden biridir ve cinlerin de yaratıldığı maddeden yaratılmıştır. Hz. Ademle ilk karşılaşan şeytanın özel ismi İblistir. Bu da Cinlerdendir ve cinlerin yaratıldığı ateşten yaratılmıştır. Şeytan ise, o türün azdırıp, saptırıcı olanlarına, yani o cinsin bir türüne verilen isimdir. İblisin, meleklerden biri ya da onların "hocası" ya da "başkanı" olduğuna dair ortaya atılan görüşlerin kaynağı İslâm değil Hıristiyanlık'tır. Fakat melek kavramı Hıristiyanlık'ta, Yahudilik'ten daha açık olsa da onda da net olarak ortaya konmuş değildir. Çünkü Hıristiyanlığa göre İblis, meleklerin başkanı iken, emrinde bulunan meleklerle beraber Allah'a isyan etmiş ve hep birlikte kovulmuşlardır. Matta İncili'nde yer alan şu cümle de bunu doğrular niteliktedir:

"Kıyamet günü Kral, o zaman solundakilere diyecek: Ey lanetliler, benim yanımdan iblis ile onun meleklerine hazırlanmış olan sonsuz ateşe girin." [27]

Bu husus, her hangi bir şüpheye yer vermeyecek şekilde Kurân-ı Kerîm'de açıklanmıştır ve şöyledir:
"Hani biz meleklere: Ad em'e secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir değişmedir!" [28]

Ayette geçen "Kâne min'el-cinni: O cinlerdendi" tabiri açıktır. Konu secde ve başkaldıran İblis. Onun da secdeye karşı çıkması daha önceki ayetlerde ifade edildiği şekliyle, Burada sözü edilen secdenin de ibadet kastıyla yapılan secde değil, selam ve saygı ifade eden, kendisine selam verilmekte olan kişinin değerini, ona değer vereni bilmek anlamındadır. Bu secde, geçmiş milletler zamanında meşru/yasal iken daha sonra kaldırılmıştır.[24] Mısır'a gelip Hz. Yusuf'u buldukları zaman, annesi, babası ve kardeşleri de böyle selamlamıştı.[21]

2. Bölüm: İnsandan Sonra

6. İnsanın Yaratılışı


Kurân-ı Kerîm'de insanın nasıl ve neden yaratıldığını açıklayan âyetlerin sayısı bir hayli kabarıktır ve bu âyetler çeşitli sûrelere serpiştirilmiştir. Kurân'da ilk insanın yaratılış maddesi olarak 2 şeyden söz edilir: biri toprak, diğeri "Allah'ın ruhu". Toprak ise, tek bir şekilde olmayıp, çeşitli isimler altında geçer. Bunlar; [/li]
[li]Toprak,[/li]
[li]Tîyn (çamur),[/li]
[li]Tîn-i lâzib (şekil kabul eden çamur),[/li]
[li]Salsal (kuru balçık),[/li]
[li]Hame-i mesnun (şekillenmiş siyah balçık)[/li]
[li] olup, insanın belli tavırlardan geçirilerek yaratıldığını belirten âyete de [29] dayanan Ragıp el-İsfahânî gibi kimi bilginlere göre bunlar, "Allah'ın ruhundan üflenme" ile birlikte ilk insanın altı yaratılış merhalesini ifade etmektedir.[30] İlk insandan sonraki insanlar için ise, yaratılış maddesi olarak menî ve nutfe gibi maddeler de nazara verilir.

İnsanın yaratılış maddelerinden olan çamur ve Özellikle "atılan su" olarak nitelenen menî, hor ve hakîr bir maddedir. Bu konuya Kurân-ı Kerîm'de dikkat çekilmekte ve insanın neden yaratıldığına bakmadan böbürlenip, Allah'a düşman kesildiği anılmaktadır. Fakat öte yandan bu çamura, ilk insandan sonraki insanlar için ise, bir hadis-i şerife göre, anne karnında 6. haftanın bitiminde cenine "Allah'ın ruhu"ndan üflenmesinden bahsedilir.[31] Yani insan varlığının, Kurân'da "Allah'ın ruhu" olarak nitelenen çok önemli bir hususiyeti, bir boyutu daha vardır. Bunun anlamı ve niteliği burada konumuzun dışındadır. Fakat şurası inkâr kabul etmez bir gerçektir ki, çamurdan yaratılan bu insan, "Allah'ın ruhu"ndan üflemeye bağlı büyük bir şerefe sahiptir. Tefsircilerin çoğu da, bu ruhtan kasdın, insana verilen yükseklik ve şerefi belirtmek için olduğu görüşündedir.

Bir yandan çamur, öte yandan "Allah'ın ruhu"ndan üflemeye bağlanan bir şeref ve yükseklik. Çamur, bayağılığın, durgunluk, hareketsizlik, çirkinlik gibi hususiyetlerin simgesiyken, Allah'ın ruhu ise, mutlak ve sonsuz güzelliğin, ihtişamın, kuvvetin, şuur, duygu, aşk, irade, hürriyet, bağımsızlık ve sonsuzluğun simgesi ve insanı zirvelere, yücelere, göklerin azametine taşıyan bir unsurdur. Bunu, Kurân'da, ulema ve mutasavvıfların eserlerinde de görürüz. Bir yanda "çamur", öte yanda "Allah'ın ruhu"ndan üfleme; bir yanda "nefis" ve "şeytan", öte yanda "kalb, ruh" ve "melek."

Gerçekten insan, 2 zıt kutup arasında gidip gelen bir varlıktır. Allah, insanı yarattıktan sonra, meleklerin onlara secde etmesini emretmiş ve böylece onun ne yüce bir varlık olduğunu ortaya koymuştur. Tabiî olarak, böylesine yüce bir yaratılışı olan insan başıboş bırakılacak değildir. Onun yüceliğine denk sorumluluğunu ise Kurân, "emanet" olarak takdim buyurur.[32]

Müfessirlerin bazısı, emanetin namaz, oruç gibi emirler, işlenmesi yasak edilen haramlar olduğu görüşündeyse de, Kadı Beydavî ve Seyyid Kutub, bu arada Mevlâna, onun "irade" olduğunu söyler. Bediüzzaman Said Nursi ise, çok daha farklı ve önemli bir yorumla, emanet'in insanın "ene"si, yani, beni ya da egosu olduğunu beyan eder.[33] Şu kadar ki, irade, insan benliğinin en önemli ve temel unsurlarından biridir. İnsan, bilme ya da öğrenme kabiliyeti, konuşması ve hür iradesiyle, yeryüzündeki bütün yaratıklardan farklı kılınmıştır. Cinleri istisna edersek, varlıklar içinde yalnız o, hür iradesiyle "içgüdü"lerine aykırı davranabilir. Bütün dağlar, gökler Allah'ı tanıyıp O'nun iradesine boyun eğmişler, hiçbir gayret harcamadan Allah'a itaatkâr olmayı kabullenmişler, emanetin sorumluluğundan ürpermişler, ama insan, insan olma emanetini ve bunun unsurları ya da gerekleri olan irade emanetini ve bundan doğan Allah'a ibadet ve itaat emanetini, özel çalışma ve gayret isteyen dînî sorumluluklar emanetini yüklenivermiştir. Bu emanet dolayısıyla insan, yaptıklarından sorumludur. Yeryüzünde yüklendiği bu emaneti yerine getirip getirmemek konusunda imtihan edilmektedir. Bu emaneti başardığı an o, meleklerin de üstünde bir yüceliğe ermekte, başaramadığı ve emaneti yerine getirmediği zaman "aşağıların en aşağısı"na yuvarlanmaktadır;

"Biz hakikat insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına yuvarladık. Fakat, iman edip de, sâlih amellerde bulunanlar başka".[34]

Allah, emanetini yerine getirmesi için, yerde ve gökte ne yarattıysa insanın hizmetine vermiştir:
"Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini Allah'ın mutlaka sizin için müsahhar kıldığını, açık ve gizli birçok nimetlerini sizin üzerinizde bol bol tamamladığını görmediniz mi?" [35][36]

7. İnsanın Hilâfeti

Allah, insanı niçin yaratmıştır? Bir yerde "aşağıların aşağısı"na yuvarlanan, "kan dökücü, zalim, cahil, nankör, isyankâr" olduğu halde gökler, ay, güneş, yıldızlar, dağlar, bitkiler, hayvanlar, sular hizmetine verilen bu varlık, yeryüzünde niçin var edilmiştir? İnsan ki, yeryüzünü kirletmekte, fesada vermekte, kan dökmekte, zulmetmekte ve hayvanlardan daha aşağı bir derekeye düşmektedir. Yeryüzünde savaşlar çıkaran, Allah'ın toprağını paylaşamayıp, O'nun nimetlerini yalnız kendine ayırmaya kalkan ve başka insanlar üstünde taht kurmaya çalışan yine insandır. O insan olmasa, yeryüzündeki her varlık belki rahat rahat yaşayıp gidecekti. Kanlar dökülmeyecek, Allah'a karşı gururlanıp böbürlenenler, haddi aşanlar bulunmayacaktı. Ama, öyle değil! İnsan olmasa belki bu bitkiler, bu hayvanlar, bu yer, bu gök, bu denizler de olmayacaktı. Bütün bu kâinat, taşıyla toprağıyla insanı meyve vermek için, insan da yeryüzünde "halife"lik fonksiyonuyla yaratıldı; yalnızca Allah'a ibadet etsin, kulluğunda O'na kimseyi ortak tanımasın diye yaratıldı: "Hani Rabbin meleklere: 'Muhakkak ben yeryüzünde bir halife var edeceğim' demişti. Melekler de: 'Biz seni hamd ile tesbih ve Seni takdis edip dururken, orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi var edeceksin?' diye sormuşlardı. Allah da: 'Sizin bilemeyeceğinizi herhalde Ben bilirim' cevabını vermişti." [37]

"Hilâfet, başka birine vekillik etmek demektir: kendisine vekâlet edilen kimse ister ortada bulunsun, isterse vekil bıraktığı kişiyi ölüm nedeniyle ya da aczinden ya da yüceltmek için böyle bir göreve getirmiş olsun, durum değişmez." [38]

Şu halde, eğer insanın halifeliğini, kimi müfessirlere ittibaen "Allah'a halifelik" şeklinde anlayacak olursak, onun halife kılınışından gelen kıymet ve şeref, onu halife yapan Allah'ın ululuğunun derecesinden kaynaklanmakta, o, yüceliğini, kıymetini ve şerefini Allah'tan almaktadır. Melekler, ister insandan önce yeryüzünde fesat çıkaran cinlerle insanı mukayeseden, ister insanın mahiyet ve niteliğini kavramış olmaktan, isterse kendilerinden başkalarının masum ve günah işlemez olmayacaklarını hissetmelerinden ya da bütün bunların hepsinden ileri gelmiş olsun, Allah'a insanın yeryüzünde halife kılınmasının hikmetini sormaktan kendilerini alamamışlar ve "orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi var edeceksin?" demişlerdi. Yaratılmaktan gaye, Allah'ı hamd ve tesbih etmek değil miydi? Bunu da melekler yapıyordu. Fakat Allah, "Ben sizin bilemeyeceklerinizi bilirim" diyerek, bu icraatında meleklerin bilmediği pek çok hikmetlerin bulunduğunu beyan etti.

Ne yapacaktır bu halife yeryüzünde? Allah'ın kendine verdiği halifeliğin gerektirdiği yetkilerle donanmış olarak yeryüzünde ve oradaki yaratılmışlar üstünde birtakım tasarruflarda bulunacak, Allah'ın adına yeryüzünde O'nun "ahkâm"ını yürürlüğe koyacaktır.[39] Yeryüzünü imar edecek, oradaki kuvvet ve enerji noktalarını, hammadde kaynaklarını bilip keşfederek, onları hayatın gelişip ilerlemesi için kullanacak, ama her şeyi Allah adına, O'nun adıyla ve O'nun iradesinin gerçekleşmesi için yapacak, evren yasalarıyla ahenk içinde bir hayat sürecektir.[40] İşte, yeryüzünde halife olmanın anlamı budur. Kâinatların ruhundaki gizemi keşfedecek, dünyanın bağrındaki gizli kuvvet, kudret ve potansiyel olanakları ortaya çıkaracak, her şeyi yerli yerinde kullanarak, Allah'ın ilim, irade, kudret.. gibi sıfatlarına şuurlu bir temsilci olacaktır. Ve insan, kendine verilen emaneti, Allah'a inanıp ibadet etmeden eşya ve olayların gizemine vâkıf olmaya, ondan da tabiata müdahale etmeye kadar fevkalâde geniş bir dairede cereyan edecek [41] bu temel misyonu yolunda kullanacak ve bu misyonun, yani hilâfetin gereğini yerine getirdiği zaman, O'nun gerçek kulu olacaktır. Bunun adı da, yalnızca Allah'a "ibadet"tir.

Demek ki insan, yalnızca Allah'a ibadet etmek için yaratılmıştır. "İbadet", köle olmak ve kulluk etmektir. Her ikisinin lügat anlamı da, "itaat etmek ve alçak gönüllülük göstermek"tir. Daha açık bir ifade ile, isyan etmeden, yüz çevirmeden, karşı koymadan itaat etmek ve boyun eğmektir. Kendisine boyun eğilen de, boyun eğeni dilediği gibi istihdam eder. Şu halde insan, başka hiçbir şeye, meselâ nefsine, çıkarlarına, heva ve hevesine, kendi cinsinden olsun ya da olmasın birtakım başka varlıklara, putlara değil, yalnızca Allah'a kul olacak, yani yalnızca O'na "ibadet" edecek, ibadetinde O'na hiçbir ortak tanımayacaktır.

Kurân, Firavun'un yeryüzünde gururlanıp, İsrail Oğulları'nı kendine kul, köle edindiğini, Nemrud'un rububiyet konusunda Allah'la çekiştiğini, Ehl-i Kitab'ın İsa Mesih'i, Hz. Üzeyr'i ve bilginlerini, rahiplerini rabler ve ilâhlar edindiklerini, kendilerine yanlarından çıkardıkları hükümlerle yasalar ortaya koyan ortakları bulunduğunu, müşriklerin Allah'ı hakkıyla tanımayıp, O'nun yanısıra kendilerine yarar ve zararı olmayan birtakım putlara taptıklarını anlatır.[42] Ve bütün müşrik kavimlerin şirk koştukları yönleri ayrı ayrı açıkladıktan sonra, Allah'tan başka hiçbir ilâh ve rab olmadığını, ulûhiyet ve rububiyetin parçalanma kabul edemeyeceğini, bunun evren için de insan için de aynı olduğunu ilân eder. Her türlü duanın, sığınmanın ve başvurunun mercii Allah'tır. O'nun, nasıl bütün kâinatı yaratırken hiçbir ortağı yoktu ise, O, kâinatın hayatı için koyduğu kurallarda da ortak kabul etmez. Saltanatında O'na denk ve ortak olacak kimse yoktur, O birdir; eşi, benzeri, ortağı olamaz; babalık ve oğulluk gibi, yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden mutlak manâda uzaktır. O'nun yanında, yaratılmış olmaları bakımından bütün insanlar eşittir ve bu insanların birbirlerini ilâh ve rab edinmesi yasaktır ve şirke varan bir durumdur. O, insanların da Rabbi, Melik'i ve İlâhıdır.

Allah, sorumluluğu çerçevesinde insana "isim"leri öğretmiştir. Bu isimler, müfessirlerin kabulüne göre, bütün eşyanın isimleri olduğu gibi, Hz. Âdem'in zürriyetinden kıyamete kadar gelecek insanların da isimleridir. İsim müsemmanın aynısı olduğu için, isim koymak, isimle tanımak, ismin sahibini de tanımak ve onun üstünde tasarrufta bulunabilmek demektir. Yani insan, kendisine öğretilen isimlerle, tasarruf sahasındaki varlıklar üstünde, sınırlı ve sorumluluk getiren bir hakimiyet elde etmiştir.[43] Daha sonra Allah, insanı, mahiyeti konusunda farklı görüşler bulunan Cennet’e eşiyle birlikte yerleştirdi ve onu bir imtihana tâbi tuttu. Bu imtihan, esasen yeryüzünde yaşamak ve hilâfet fonksiyonunu yerine getirmek için yaratılmış bulunan insanın, yeryüzündeki hayatına uzanan süreçte geçeceği bir merhale'ydi.

İnsan, zahiren bir sürçmeyle bu merhaleyi geçti ve yeryüzündeki hayatına başladı.[36]

8. İnsan, Yeryüzünde

Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva'nın yeryüzüne indirilmesiyle, yeryüzünde ilk insan topluluğunun oluştuğunu görüyoruz. Bu ilk insan toplumu hakkında çok çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.

Semavî olmayan bütün eski dinlerde, bu ilk toplumla ilgili bir "Altın Çağ" efsanesi göze çarpmaktadır;

"Bu ilk çağda dünya kronos denilen zaman tanrısı tarafından yönetiliyordu. O'nun zamanında eşitlik, doğruluk, hürriyet ve bolluk vardı. Mutluluk içinde yaşayan insanlar, yoksulluk nedir bilmezler ve birbirlerinin haklarına tecavüz etmezlerdi. Tanrı'nın barış ve kardeşlik içinde yaşayan sevgili kulları olduklarından tanrılar gibi yaşarlar, yaşlılık nedir bilmeden ölürlerdi." [44]

Bu, Yunanlıların ileri sürdüğü "Altın Çağ"dı. Lao-Tze'yi izleyen Kwang-Tze ise, Çinlilerin Altın Çağını şöyle anlatıyor:

"Mutlak erdem çağında insanlar, akıllılığa değer vermiyorlardı. Dürüst ve namusluydular. Böyle olmanın haklılık olduğunu bilmeden, iyilik olduğunu bilmeden birbirlerini severlerdi. İçtenlik olduğunu bilmeden namuslu ve içtendiler. İyi niyetlilik olduğunu bilmeden görevlerini tam olarak yaparlardı." [45]

Batılı sosyologlar, bu ilk toplumun bir aile toplumu olduğunu ve çobanlıkla geçindiğini ileri sürmektedirler. Gerçi, "ilkel toplumların kökenlerinin çözülmesine imkân olmadığını" söyleyenleri de bulunmakla birlikte, Kitab-ı Mukaddes'te anlatılanlara dayanarak, bu toplumun türü üstünde fikir yürütenleri de pek çoktur. Onların "doğanın ortak masasında yemek yediklerini, avcılık ve balıkçılıkla geçindiklerini, hayatlarında herhangi bir özel mülkiyet türünün görülmediğini" iddia etmekte ve bu toplumda hiyerarşik bir düzenin başlamasını, avcılık ve balıkçılık toplumundan tarım toplumuna geçişte görmektedirler. Bunlara göre, Habil ve Kabil kavgası, bir çoban ve tarım toplumu kavgasıdır.[46][36]

9. Müslüman Âlimlere Göre İlk İnsan Toplumu

Şurası bir gerçektir ki, yeryüzündeki insan hayatının ilk devresinde ihtilâfsız bir dönem yaşanmıştır. Hz. Âdem'in 2 oğlundan biri diğerini öldürünceye kadar bu hayat sürmüş ve bu cinayet olayıyla, tek bir ümmet olan insanlar bölünmüşler, başkalaşmışlar ve sonuçta, farklı özelliklere sahip çeşitli dinler ve toplumlar doğmuştur.

Müslüman müfessirler, ilk insan toplumunun oluşumu üstünde kimi fikirler ileri sürmüşlerdir. Fakat bu konuda Kurân'da ve hadislerde kesin bilgiler mevcut olmayıp, bütün görüş ve teoriler, genellikle eldeki Kitab-ı Mukaddes'in verdiği bilgilere dayanmaktadır. Allah, Hz. Âdem'i topraktan ve eşi Havva'yı da, Hz. Âdem'den ya da onunla aynı mahiyette bir özden yarattığını Kurân'da bize bildirmekte [47], çoğalmanın ise Âdem'in çocukları arasındaki evlenmeden ileri geldiğiniyse müfessirler belirtmektedir. Onlara göre, Havva vâlidemiz 20 doğum yapmış ve her doğumda ikiz çocuklar dünyaya gelmiştir. Tabiîdir ki, bunlar da birbirleri arasında evlenerek çoğalmışlardır. Fakat, yine müfessirlerin verdiği bilgiye göre, Allah, Hz. Âdem'e bir batında doğan çocuğun, diğer batındaki karşıtıyla evlenmesini, yani çaprazlama bir evlilik usulünü vahyetmiş ve böylece insan soyu üremiş durmuştur. Fakat, bu tür evliliğin, bir süre sonra neshedildiği ortadadır.

İlk insan toplumu ve tarihin daha sonraki gelişimi konusunda Kurân-ı Kerîm şöyle buyurur:

İnsanlar bir tek ümmetti. Kimi iman etmek, kimi küfre sapmak sûretiyle ayrılığa düştüler. Bu yüzden de Allah, onlara rahmetinin müjdecileri ve azabından uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde insanların ihtilâf ettikleri konularda aralarında hüküm vermek için hak kitaplar indirdi. Halbuki, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirleri aleyhinde "bağy" nedeniyle ayrılığa düşenler, o kitap verilenlerden başkası değildir. Allah, iman edenleri, kitap verilenlerin ihtilâf ettikleri konularda, bizzat iradesi ve izniyle gerçeğe ve doğruya ulaştırdı. Allah, kimi dilerse, onu doğru bir yola iletir.[48][36]

İlk insan toplumu ve onun dinî üstünde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu dinin, totemizm, natürizm ya da animizm olduğunu iddia eden Batılı dinler tarihçilerin yanısıra, Müslüman müfessir ve bilginlerden de, ilk insanın dininin semavî bir din olmadığını ileri sürenler de olmuştur. Herhalde bunların ayrıldığı nokta, Hz. Âdem'in peygamber olarak mı yeryüzüne indirildiği, yoksa yeryüzüne indirildikten bir süre sonra mı kendisine peygamberlik geldiği sorusudur. Kurân, Hz. Âdem'in yeryüzüne indirilişinden hemen sonra, Allah'tan bellediği kelimelerle tövbe ettiğini açıklamaktadır ki, ilk insan toplumunun bir şirk ya da ilkel dine inanan bir toplum olduğunu ileri sürmek için, Hz. Âdem ve Havva'nın yeryüzüne indirildikten sonra irtidat etmiş olmaları gerekir. Bu da, düşünülemeyecek bir şeydir. Gerçekten de Kurân'da söz konusu edilen Âdem'in 2 oğlunun kıssasının biz ilâhî bir dinden ilk ciddi sapma olduğunu sanıyoruz. İlk insan toplumunun, bundan önce ihtilâfsız olduğu âyetten anlaşılmaktadır. Çünkü ihtilâfın ilk ümmet olma durumunu takiben meydana geldiği âyette açıktır. "İnsanlar, başka değil, ancak tek bir ümmettiler, sonra ihtilâf ettiler" [49] âyeti, ilk toplumun ihtilâfsız bir ümmet olduğu konusunda yeterince açıktır. Bu konu üstünde duranların görüş ayrılığı, ihtilâfsız ilk durumun nereden kaynaklandığı konusundadır. Bunu, ilk toplumu oluşturan insanların düşünce, his ve "içgüdü" bakımından basit, ayrıca his ve temayüllerde daha farklılaşmaya yol açacak bir tekâmül derecesine ulaşamamış olmaları gibi bir iddiayla açıklamaya yeltenenler bulunduğu gibi [50], kimi Mutezile biliminsanlarını de, ilk insanın dininin "akılcı bir din" olduğunu ve bu dönemde insanların aklî kurallara göre bir organizasyona gittiklerini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre Allah, Kendi varlığını bilmenin dışında haram ve helâl sınırları için insanları sorumlu tutmamıştır.[51]

Oysa insan, her zaman insandır; onun hisleri, temayülleri, arzuları, tutkuları, "içgüdüleri," ilk insan için de, bugünkü insanlar için de farklı olmasa gerektir; çünkü bunlar, onun bizatihî mahiyetinden kaynaklanır. Bunu, Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın daha yeryüzüne inmeden, Cennet’teki ilk sürçmelerinde görüyoruz. Fark, bunları etkileyecek, farklı yönlere çekecek, artırıp azaltacak zemin ve şartlardır. İlk insanlarda da mutlaka kıskançlık, bencillik vardı. Dolayısıyla, 2 kişi de olsa, birlikte hayatları için belli kuralların ve bu kuralların dayanacağı adaletin bulunması gerekirdi. Ve hiçbir insanın aklı, bu adaleti bütün boyutlarıyla kavrayamaz; dolayısıyla onun tespit ve sağlanması için de gerekli kaideleri vazedecek olan her zaman Allah'tır. Adalet üzere ihtilâfsız bir toplum, hangi çapta olursa olsun, ancak İlâhî kurallar üzerine oturabilir.

İkinci olarak, Hz. Âdem, bir peygamber olduğuna göre, ilk insan toplumunun oluşumununda vahyin temel teşkil etmediğini söylemek zordur. Hele Hz. Âdem'e on sayfalık bir kitap indirildiğini de göz önüne alırsak, bu durum daha çok aydınlığa kavuşacaktır. Bu bakımdan, Batılıların anladığı ve iddia ettiği anlamda bir ilkel toplumdan söz etmek bize göre olanaksızdır. Biz, gerek Hz. Âdem'e suhuf indirilişine ve o'nun peygamber oluşuna, gerekse, Kurân'da, "insanların önceden tek bir ümmet olduğu"nu belirten âyete ve "bir toplumun ümmet olabilmesi için, insanların tek din, tek emir, tek zaman ve mekân üstünde toplanmalarının şart olduğu"na [52] dayanarak, bu ilk insan toplumunda, basit de olsa en azından bir cemaat teşkilatlanmasının bulunduğu düşüncesindeyiz. Çünkü Allah, Hz. Adem'e gönderdiği suhufta, herhalde yeryüzünde nasıl davranacaklarını açıklamış ve bununla ilgili kimi emir ve yasaklar koymuştur. Kaldı ki, Hz. Allah'ın, Hz. Âdem ve Hz. Havva'yı yeryüzüne indirirken, "Artık bundan böyle size Benim tarafımdan bir hidayet gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyarsa, onlar için bir korku söz konusu olmayacak ve onlar, herhangi bir şekilde üzülmeyecekler de." [53] buyurduğunu Kurân-ı Kerîm'de okuyoruz. Bu da, Allah'ın insanı yeryüzünde kendi başına ve sahipsiz bırakmayacağına ve bırakmadığına açık bir işarettir.

Bu âyet, din konusundaki evrim teorisini de çürütmektedir. İlk insan hayatı ilâhî ışık altında başlamış ve Allah, ilk insan olarak Hz. Âdem'i yarattığında ona gerçeği açıklamış ve doğru yolu göstermiştir.

Hz. Âdem'in oğulları bir süre bu yolda yürüdüler ve sonra hak yoldan saparak kendilerine ayrı ayrı dinler icat ettiler.[54] Kurân'da ilk açıklanan sapma da, Âdem'in 2 oğlu hakkındadır:

"Onlara Âdem'in 2 oğlunun gerçek olan haberini oku: Hani onlar, Allah'a yakalaştıracak birer kurban sunmuşlardı da, ikisinden birininki kabul olunmuş, öbürününki olunmamıştı. Kabûl olunmayan, kardeşine, "elbette seni öldüreceğim" dedi. Beriki de şöyle cevap verdi: "Allah, ancak müttakîlerden kabûl eder." [55]

Âdem'in bu 2 oğlunun kıssası hakkında Kitab-ı Mukaddes'te anlatılan ayrıntılar Müslüman müfessirlerce de tekrarlanmıştır. Fakat, bu konuda rivayet edilen en sağlam hadiste, bu 2 oğlun adları bile anılmamaktadır.


"Hiç bir Âdem oğlu zulümle öldürülmez ki, onun kanından Âdem'in ilk oğluna da bir pay ayrılmamış olsun. Çünkü, bu cinayeti âdet edenlerin önderi odur."
[56]

Görülüyor ki, hadiste fazla ayrıntıya inilmemektedir. Fakat, kimi müfessirler, Hz. Âdem'in 2 oğlundan Kabil'in kardeşi Habil'i, kendisiyle doğan ve çapraz evlenme biçimiyle Habil'e düşen kızı almak istediğinden öldürdüğünü söylerler. Kurân-ı Kerîm'de "takarrüb" amacıyla, her 2 oğlun da birer kurban adadıkları, ama kurbanı kabûl edilmeyenin, kâbul edilen kardeşini öldürmeye yeltenmesi üzerine, öbürünün, "ancak takva sahiplerinin kurbanlarının kabul edileceğini" söylediği anlatılıyor. Bu kurban sırf Allah'a yaklaşmak için mi sunulmuştur. Yoksa müfessirlerin anlattığı gibi, Kabil'in Habil'e zulmetmek istemesi sonucu mu sunulmuştur, bilemiyoruz. Hattâ, müfessirler, Habil'in çoban olduğundan koyunlarının en iyisini ya da bir koçu kurban ettiği halde, çiftçi olan Kabil'in, cimrilik ederek zayıf başakları kurban olarak sunduğunu [57] ve gökten gelen bir ateşin Habil'in koyununu alıp gittiğini belirtirler. Bu konudaki tartışmalar, konumuz açısından bizi çok ilgilendirmiyor. Konumuz açısından bu hâdisenin ortaya koyduğu gerçek, Kabil'le birlikte ilâhî ahkâmdan sapıldığı ve ittifak üzere bulunan ilk toplumda ihtilâfların baş göstermeye başladığıdır. Taberî gibi kimi müfessirler, Kabil'in Yemen taraflarına gittiğini ve sundukları kurbanı bir ateş alıp götürdüğünden, ateşe tapınmanın Kabil'le başladığını ileri sürmektedirler. Bundan sonra, her zaman için artık bir hak din ve bunun karşısında çok sayıda batıl dinler olagelmiştir.[58]

10. İlk İhtilâftan Sonra

İnsanlar doğru yoldan saptıkça, Allah onlara peygamberler göndermiştir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, insan her zaman için yaratılışının çamur yönüne gitme eğilimindedir. O kadar ki insan, heva ve hevesini ilâhlaştırır; [70] bütün fakültelerini, kabiliyetlerini arzularını tatmin yolunda kullanır. Bir hadis-i şerifte, "Gök kubbesi altında kendilerine tapınılan sahte tanrıların Allah katında en kötüsü heva ve hevestir, nefistir" buyrulmuştur.[59]

Şeytan da, sürekli olarak insanı azdırmak, onu heva ve hevesine uydurmak için tuzaklar kurmakta ve onu iğfal etmeye çalışmaktadır. Bu yüzden de Kurân, Allah'tan başkasına tapınmayı şeytana tapınma olarak da belirtir.[60] Fakat, Kurân'da İblis'ten tekil olarak söz edildiği halde, yer yer "şeyatîn" şeklinde şeytanlar tabiri geçmektedir ki, bundan pek çok şeytan bulunduğunu anlıyoruz. İşte insanlar, hak yolu bırakıp bu şeytanların peşinden gittikçe ve onları kendilerine rabler, ilâhlar edindikçe, Allah, azabının korkutucuları ve rahmetinin müjdecileri olarak peygamberler ve yanlarında, insanlar arasında hükmetmeleri için kitaplar indirmiştir.

Kurân'da eski kavimlerin kıssalarının anlatılmasının maksatlarından biri, belki en önemlisi, biz Müslümanların onlardan ibret almamızdır. Hâdiselerin yeri, zamanı ve oluş tarihi gibi ayrıntılara genellikle fazla bir önem atfetmeksizin anlatılan bu kıssalar, bir yerde İslâmî tarih anlayışının da önemli ipuçlarıdır. Kuşkusuz, Kurân'da ismi geçen peygamberler ve anlatılan kıssalar, bütün gelip geçen kavimlerin hallerine bir örnek ve herhalde, Arap Yarımadası'nda ve komşu bölgelerde geçen kıssalar olarak nakledilmiştir. Dolayısıyla bu, hiçbir zaman başka yerlerde başka peygamberlerin de bulunmadığı manâsına gelmez. Batıl dinler olarak kabûl edilen Zerdüştlük, Budizm, Taoizm, Konfüçyünizm gibi dinlerde bile önemli ölçüde Tevhit dinî özellikleri göze çarpmaktadır. Gerçekten de Kurân-ı Kerîm, peygamber gönderilmeyen ya da peygamber tebliğinin erişmediği hiçbir kavmin olmadığını bize bildirmektedir:

"Andolsun ki Biz, her ümmete, "Allah'a kulluk edin, putlara tapmaktan kaçının" diye tebliğat yapması için bir peygamber göndermişizdir." [61]

Kurân-ı Kerîm'de peygamberlerin gönderiliş nedenlerini açıklayan âyetlere dikkat ettiğimizde, onların Allah'a şirk koşan, O'nun yanısıra başka başka rabler ve ilâhlar edinen kavimlere gönderildikleri hemen gözümüze çarpar. Onlara karşı çıkanlar ise, genellikle takip ede geldikleri yolu ve başkalarının rağmına rahat hayatlarını bırakamamaktan, soyluluk kavgalarından, gurur ve enaniyetlerini yenemeyip, bir zaman idareleri altında bulunan insanlarla başka şartlarda ve başka değerler çizgisinde bir araya gelememekten ve çıkar hesaplarından dolayı karşı çıkıyorlardı.[62]

Yine Kurân'da açıkça ifade edildiği üzere, Arap müşrikleri de, daha kimi nedenlerin yanısıra, Hz. Muhammed'in getirdiği dinî kabûl edip, tek Allah'a kulluk ettiklerinde makam ve mevkileri sarsılacağı, çıkarları zedeleneceği, alıştıkları hayatın değişeceği endişesiyle, bir zaman köleleri olan ve istedikleri gibi kullandıkları insanlarla İslâmî değerler çizgisinde bir araya gelmeye gurur ve enaniyetleri elvermediği için Resul-ü Ekrem'e karşı çıktılar. Bu karşı çıkışta, kabile ve kavim çekişmelerinin de çok önemli olduğu açıktır. Burada Ebû Cehil'in şu sözünü aktarmak, yerinde olacaktır düşüncesindeyim:

"Muhammed'e inanmak mı? Haşim Oğulları hacıları yedirdiler, biz de yedirdik; onlara su verdiler, biz de verdik Her işte onlarla at başı gittik ve hiçbir zaman geri kalmadık. Şimdi ise, onlarda, kendisine gökten haber geldiğini söyleyen bir peygamber var, biz de olamayacağına göre, imkânı yok iman etmem." [63]

İşte Hz. Âdem ve Hz. Havva'dan itibaren, ilk insan-ilk peygamberin rehberliğinde ihtilâfsız bir toplumla başlayan insanlık tarihinde, bazılarının, Allah'ın Dini'ne uyulduğunda sağlanan adalet, insanların kanun karşısında mutlak eşitliği, üstünlüğün ırk, renk, servet, makam, isim vs.de değil, sadece takvada, Allah'a bağlılıkta, O'nun koyduğu değerlere sadakatte yattığına tahammül edemeyip, heva ve heveslerine ittibaen diğerleri üstünde bağy etmeleri, onların haklarına tecavüz etmeleriyle ihtilâflar çıkmış, bu ihtilâflar farklı ve batıl din, farklı toplum ve sistemlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu durumu yeniden Allah'a iman ve teslimiyete, dolayısıyla adalete, hakkaniyete, sonsuz değerlere çevirmeleri için Allah peygamberler göndermiş ve beraberlerinde kitaplar indirmiştir. Tarih, bir bakıma bu süreçten ibârettir diyebiliriz.[58]

11. İlk İnsanlar, İlkel ya da Vahşi miydi?

Taş devri, tunç dönemi gibi devirlerin aslı yoktur. İnsanların maymundan gelmesi, uzay insanları, UFO yalanları gibi bu da hayâl mahsulüdür. Bir karıncayı, bir hücreyi bile yaratmaktan aciz olan dinsizler, bütün kainatı yoktan yaratan Allah'ı inkar amacıyla böyle şeyler uydurmuşlardır. Her şeye gücü yeten Allah, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'e her ilmi öğretti. Kurân-ı kerimde buyruluyor ki:

"O, Âdem'e bütün isimleri öğretti." [64]

Bu konudaki hadis-i şeriflerden ikisi de şöyle:

"Âdem, Cennetten dünyaya inince, Allah, ona her sanatı, her ilmi öğretti." [65]

"Allah, Âdem'e bin çeşit sanat öğretip buyurdu ki: Evlatların, torunların, bu sanatlardan biriyle rızkını talep etsin! Dini geçim vasıtası yapmasın! Din ile dünyayı talep edene yazıklar olsun!" [66]

İlk insanların dil bilmedikleri, işaretle anlaştıkları da tamamen yalandır, dinsizlerin uydurmasıdır. Hıristiyan ve Yahudiler de bilir ki, Hz. Âdem Cennet’te meleklerle konuşurdu. Hâdis-i şerifte "Âdem, Allah ile konuşan bir peygamberdir." buyruluyor.[67]

Hz. Adem'den sonra, çocukları kafileler halinde başka başka ülkelere gittiler. Ayrı bir dil ile konuştular. Böylece babalarının bildiği dilleri unuttular. Devamlı konuştukları dil üstünde kaldılar.[68]

İlk İnsanlar Medeni İdi

Dinsizlerin uydurduğu gibi, Hz. Adem'in çocukları da, ilimsiz, fensiz görgüsüz, çıplak, vahşi değildi. Hz. Âdem ve ona iman eden torunları şehirlerde yaşarlardı. Okumak, yazmak bilirlerdi. Demircilik, iplik yapmak, kumaş dokumak, çiftçilik gibi sanatları vardı.

Bugün, Asya, Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında vahşiler yaşadığı gibi, Hz. Ademden sonra da bilgisiz, basit yaşayanlar vardı. Fakat, bundan dolayı ne bugünkü, ne de ilk çağdakilerin hepsi için, vahşi denilemez.

Allah, Hz. Âdem'e gönderdiği kitaplarda, iman edilecek konular, çeşitli dillerde lügatler, namaz, oruç, gusl, birçok sanatlar, tıp, ilaçlar, aritmetik, geometri gibi şeyler bildirilmişti. Altın para basılmıştı. Leş, kan ve domuz haram edilmişti.

Hz. Ademden sonra medeniyette gerileyen kavimler olmuştur. Buna rağmen Hz. Nuh zamanında da maden ocakları işletilip, çeşitli aletler, makineler yapılmıştı. Hz. Nuh'un gemisinin, ateş yanarak, kazanı kaynayarak hareket ettiği, yani buharlı gemi olduğu Kurân-ı kerimde [69] bildiriliyor.[64]

12. Medeniyetlerin Yıkılışı

Kazılarda uygarlıklara rastlanması, eski insanların vahşi olmadıklarını göstermektedir. Kazılarda İlkel toplumlara da rastlanması uygarlıkların, zirveye çıktığını, sonra çeşitli nedenlerle yıkıldığını göstermektedir. Medeniyetler zirvede iken, tıp çok ilerlemişti, her hastalığın çaresi bulunuyordu. Bugünkü radarlar eskilerin yanında çok ilkel kalır. Bir aletle dünyanın her tarafını görmek mümkündü. Her uygarlık yok olunca, yenisini kurmak için sıfırdan başlamak gerekir.

Hz. Nuh'un gemisine binen insanlardan başka her şey harap olmuş, o zamanki uygarlık yıkılmıştı. Yeryüzünde zelzelelerle birçok uygarlıklar yok olmuştur. Tekrar belli bir noktadan başlayarak yükselmeye başlamıştır. Mısır ehramları gibi dünyadaki harikalar, o zamanki uygarlık seviyesini göstermektedir.

Medeniyet grafiği inip çıkmıştır. Medeniyetlerin zirvedeki durumlarını görüp eski insanların hepsine medeni demek nasıl mümkün değilse, uygarlıkların yıkılıp yeni kurulan uygarlık seviyesi çok düşük olanlara bakıp hepsi vahşiydi de denilemez. Putlara tapınılan bir toplum bulununca, ilk insanların çok Tanrı'ya taptığı da söylenemez. Yani ilk insanlar çok Tanrı'ya tapardı, sonra tek Tanrı'ya taptılar görüşü çok yanlıştır. İlk insan Hz. Adem tek ilaha ibâdet ederdi. Yüzyıllar sonra puta tapanlar çıkmıştır. Şimdi bile yeryüzünde çeşitli dinler bulunmaktadır. Ateşe, ineğe tapanlar vardır. Herhangi bir nedenle bugünkü uygarlık yıkılsa, Hindistan'da bir kazı yapılsa, bütün dünya ineğe tapıyordu mu denir? Türkiye batsa, yüzyıllar sonra kazı yapılsa, yaşayan insanların neye taptığı söylenecektir? Netice olarak toplumlar belli bir çizgi takip etmemiştir.

13. Tarihte Medeniyetler

Tarihte 2 çeşit uygarlık görülmüştür. Bunlardan biri ilahi dinlere inananların ortaya koyduğu uygarlıklar, diğeri de inançsızların uygarlıklarıdır.

Eski Hint, Asur, Mısır, Yunan ve Roma uygarlıkları putperest toplumların dünya hayat anlayışlarını göstermektedir. Bu toplumlarda birçok Tanrı'ya inanılır, heykelleri yapılır, onlara tapınılır ve saçma sapan birçok şeye inanılır, onların kimi insanlara Özellikle krallara (Firavun, Promethe, Afrodit gibi) hulul ettikleri, böylece bu kralların yarı tanrılaştıkları kabul edilirdi.

Buna göre şekillenen günlük hayatta insanlar, asiller, aristokratlar, plepler, köylüler, köleler ve daha türlü çeşitli isimler altında sınıflandırılır, hakim olan sınıflar diğerlerini dini, ekonomik ve beşeri bakımdan sömürürler ve zulmederlerdi.

Atina'daki hipodromlarda insanları üryan olarak spor müsabakalarına sokmak, çeşitli adlar altında tertipledikleri eğlencelerde şarap içerek her türlü çılgınlığı yapmak ve Roma'da köle yaptıkları ve gladyatör dedikleri insanları birbirleriyle ölümüne dövüştürmek ve günlerce aç bırakılmış aslanlara parçalattırmak vahşeti, zevkleriydi.[64]

14. Hıristiyan Medeniyeti

Hıristiyanların ortaya koydukları uygarlık ise Hıristiyan olan milletlerin eski inanç, örf, adet ve anlayışlarıyla karışarak yarı putperest bir uygarlık olmuştur. İsa Mesih'ten sonra Yahudilerin tertip ve teşvikiyle bozulmaya başlayan Hıristiyanlık, felsefecilerin, papaların ve krallarının müdahaleleriyle daha çok bozulmuştur. Böylece Orta Çağ Avrupa'sı, puthaneye döndürülmüş kiliselerle zâlim derebey ve kralların şatoları etrafında bin bir çeşit hurafeyle doldurulmuş kafalar, adalet ve merhametten mahrum kalpler ve cehaletin kararttığı daracık ufukları içinde kaba, görgüsüz ve yarı vahşi insanlarla doldu. Hastalıklar çaresiz, hastalar bakımsız, fakirler ve köylüler hor ve zelil, ilim insanları, düşünürler tehlikeli, kadınlar her türlü hakaret ve zilletin hedefiydi.

Müslümanların İspanyayı fethederek burada bir İslâm uygarlığı kurmaları ve haçlı seferleri sonunda Avrupalılar önce şaşkınlık ve hayranlık içinde bocalamışlar, sonra yavaş yavaş uyanarak çocuklarına Endülüs Üniversitelerinde fen bilgileri, tahsil ettirmeye, İslâm bilginlerinin fen bilgileri kitaplarını kendi dillerine çevirmeye ve Müslümanlarda gördükleri teknik aletleri yapmaya başladılar.

Bu arada İslâm bilginlerinin eski Yunan filozoflarının bozuk kitaplarına verdikleri ilmi, inandırıcı cevapları okuyarak içine düştükleri bataklıklardan kurtulmaya çalıştılar. Bu hâl, İslâmiyet'in üstünlüğü karşısında ezilen ve papazların aforoz tehdidiyle suskunluk içinde olan Avrupalıları bu defa eski Yunan mitolojisini incelemeye, öğrenmeye sevk etti. Öğrendiklerini resim, heykel, felsefe ve edebiyat eseri, müzik bestesi olarak kendilerine göre yeniden yazarak ve yayarak yeni bir yol tuttular. Bunlara Rönesans, Hıristiyanlık dininde yaptıkları değişikliklere de reform adını verdiler.

Böylece Avrupa'da gün geçtikçe etkisi azalan ve bir süs unsuru haline gelen bir kilise, ruhi açlıklarını tatmin için sık sık değiştirdikleri sanat ve estetik anlayışlarıyla maddi refahı hedef alan bir ilim, teknoloji ve sanayileşme başladı. Fransızların övündükleri Versailles sarayında bir hamam yoktu. Su ve temizlik düşmanlığı, papazlardan başlayarak, krallarda, asillerde ve halkta yaygındı.[/li][/list]

facebookta paylaş

Kayıtlı

Facebook / Twitter / Paltalk: Akhenaton41 / Paltalk Odası: Edep Sahiplerine Munhasir Oda



Çevrimdışı Akhenaton
Admin
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
***************
Ruh Hali: Hasta
Rep Puanı: 0
Üye No: 1
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
Nerden: Paralel Evren
İleti: 4306
  • Profili Görüntüle

Ynt: İnsandan Önce ve İnsandan Sonra

« Yanıtla #1 : Mayıs 28, 2012, 01:57:36 ÖS »
15. En Güzel Medeniyet

Müslüman milletlerden ve Özellikle Osmanlılardan görüp öğrendiklerini uygulayarak, üstünde yüzyıllardır çalışıp geliştirerek bu günkü ilmi ve teknolojik seviyelerine ve ihtilallerle yerleştirilen rejimlere ulaştılar. Hıristiyanlığın, bir hayal ve teselli kaynağı olarak kabul ettikleri teslis denilen 3 tanrı inancı bir süs eşyası olarak taşıdıkları haçlarla her türlü eğlencelerinin sembolü haline gelmiş şarap ve kilise korolarından türemiş çılgın bir batı müziği ve bunların neticesi olarak her gün hızla artan ahlâki çöküntüye uygarlık demek mümkün müdür?

Uygarlıklar içinde her bakımdan mükemmeli İslâm uygarlığıdır. İslâm biliminsanlarını uygarlığı, beldelerin imar edilerek insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak, rahat ve huzur içinde yaşayacak şekle sokulması, insanların da ruhen, maddeten, fikren ve ahlâken yükselmesi şeklinde tarif etmişlerdir.

Müslümanların tarih boyunca kurdukları bütün uygarlıkların kaynağı, mümtaz örneği ve rehberi, asr-ı saadettir. O dönemdeki İslâm uygarlığı sonra gelen Müslüman milletlerin daha çok benzemek için çırpındıkları ötelerin ötesindeki bir nurlu idealleri olmuştur.

Tarihte olduğu gibi, bugün de dinimizi iyi öğrenip, onu doğru anlamaya, ona uymaya çalışırsak maddi ve manevî sahada en yüksek bir medeniyete ulaşmamız son derece kolay olacaktır.[64]

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Taberî Tefsiri, I/192-195.
[2] Kurtubî Tefsiri, I/256
[3] Hud, 11/7
[4] bk. Nursi, İşârâtu'l-İ'caz, 286-287. Ebû's-Suud efendi de benzer ifadelerle aynı konuyu işlemiştir, bkz. İrşâdu'l-Akli's-Selîm ila Mezâye'l-Kurâni'l-Kerîm, IX/102-103
[5] Bakara, 2/30
[6] "İşaratü'l-İ`caz", s. 201.
[7] sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=2572
[8] Fahrettin-i Razî, "Tefsir-i Kebir Mefâtihul Gayb"
[9] sorusorcevapbul.com/soru-cevap/melekler/melekler-insanlarin-fesat-cikaracagini-nereden-biliyordu/
[10] Hicr: 15/ 26, 27
[11] sorusorcevapbul.com/soru-cevap/melekler/cinler-insanlardan-once-mi-yaratildi/
[12] Taberi, "Tefsir", I, 195-214; "Tarih", I/1,107-112;
[13] Zariyat 56
[14] Hicr 27
[15] Kehf 50
[16] Secde 13
[17] dinimizislam.com/detay.asp?Aid=1765
[18] Neml 17 / Hicr, 26-27
[19] gizliilimler.tr.gg/Semum.htm
[20] Sâd, 38:71-78; A'raf, 7;
[21] sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=4920
[22] Hak Dini, 4, 20.
[23] Hak Dini, VII, 369.
[24] Muhtasar Ruhu 'l-Beyan, V, 122.
[25] Tahrim, 66:6
[26] Muhtasar Ruhu'l-Beyan, V, 123
[27] Matta, 25:41
[28] Kehf, 18:50
[29] Nuh, 71/14
[30] İsfahanî 1961
[31] Müslim, "Kader," 3
[32] Ahzab, 33/72
[33] Sözler, "30'uncu Söz"
[34] Tîn, 95/4-6
[35] Lokman, 31/20
[36] yeniumit.com.tr/konular.php?sayi_id=62&konu_id=237&yumit=bolum2
[37] Bakara, 2/30
[38] İsfahani, "Halife" md.
[39] Yazır 1960, 1/299
[40] Kutub, 1/144; 16/75
[41] Gülen, Nisan 1999
[42] Bakara, 2/258; Âl-i İmran, 3/64; Maide, 5/72; Tevbe, 9/30-31; Hud, 11/59; Şuara, 26/22; Şura, 42/21; Zuhruf, 43/51
[43] Yazır, 1/309-310
[44] Hesiod, "İşler", çev: Yakup Baydur, (MEB yay) İst, 1949, s.7
[45] C. N. Parkinson, "Siyasal Düşüncenin Evrimi", çev: M. Harmancı, İstanbul 1976, s.20
[46] C. N. Parkinson, a.g.e., 20-21
[47] Nisa, 4/1
[48] Bakara, 2/213
[49] Yunus 10/19
[50] Esed, Bakara, DN: 197
[51] Yazır, 2/749
[52] İsfahani, 23
[53] Bakara, 2/38
[54] Mevdudi, 1/228
[55] Maide, 5/27
[56] Zebidî, 9/83
[57] Taberî, 1/88
[58] yeniumit.com.tr/konular.php?sayi_id=62&konu_id=237&yumit=bolum3
[59] Taberani, Mu'cemü'l-Kebir, HN: 7502
[60] Ya-Sin 36/60
[61] Nahl, 16/36
[62] Bakara, 2/258; Hud, 11/59; Mü'minûn, 23/24; Şuara, 26/151-152...
[63] Köksal 1973, 200
[64] Bekara 31
[65] Taberânî
[66] [Hakim]
[67] Beyhekî
[68] Mirat-i Kainat
[69] Hud 40
[70] Furkân 25/43.

Kayıtlı

Facebook / Twitter / Paltalk: Akhenaton41 / Paltalk Odası: Edep Sahiplerine Munhasir Oda

Sayfa: [1]