Gizliilimler.tr.gg

Gizli dünyaların kapısını aralamaya hazır mısın?

Bir Şiir - Bir Yorum

Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı ve şifrenizi girin

Sayfa: 1 ... 3 4 5 6 7 [8]
*GönderenKonu:

Bir Şiir - Bir Yorum

(Okunma sayısı 54830 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


Çevrimdışı Akhenaton
Admin
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
***************
Ruh Hali: Hasta
Rep Puanı: 0
Üye No: 1
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
Nerden: Paralel Evren
İleti: 4301
  • Profili Görüntüle

Ynt: Bir Şiir - Bir Yorum

« Yanıtla #70 : Şubat 15, 2017, 09:46:33 ÖS »
Lisedeyken bizim kuşağın örnek aldığı şairlerin başında Necip Fazıl Kısakürek başı çekerdi. Onun Kaldırımları’na özenir şiirler yazardık. Aşağıdaki mısralar, bir lise öğrencisi olarak bu anlamda yazdığım ilk şiirdir:

“Hasretin, içimde tasmasız gezen,
İçimdeki kuduz binlerce adam!
Alnımda koridor koridor yüzen -
Sönen lambalarla dolu boş odam...

Soyun ey dudağında her bûsesi,
Emilen ey korku, görünsün etin!
Rûhumu kemiren gıcırtı sesi;
Parmağı sırtımda bir iskeletin...

Ezip de koynumda ölü etleri
Eski bir tabutum soğuk ve de dar
Takılmış rûhuma ezelden beri
Tenimde et yiyen obur yılanlar”

Üniversite yıllarına gelince, Necip Fazıl’ın yanında Cahit Zarifoğlu de eklendi “Şairlerim” defterine. Sonra biraz Nurullah Genç, Bahaddin Karakoç, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ülkü Tamer derken 2. senemizde vize sınavlarına hazırlandığımız zamanda, ders fotokopilerini çektirmek için rektörlüğün tam karşısında yer alan fotokopi dükkanına daldım. İçerisi hergünki gibi öğrencilerle doluydu. Sıramı beklerken orada daha önceden çekilmiş bir sürü fotokopi yığını gördüm. Bunlardan tek sayfalık olan ve pembe-mavi renkli kâğıtlara çekilen fotokopiler ilgimi çekti. Ortasında kocaman bir “gül” resmi, yanlarda da bir şiirin dağılmış hali, ortasında da o şiirin hikâyesi.

Fotokopilerden bir tanesini elime aldım ve şairin adında yoğunlaştım… Sezai Karakoç… O zaman kadar hiç duyduğum, rast geldiğim bir şair değildi. Bahaddin Karakoç’u, Abdurrahim Karakoç’u (rahmetli abimin en sevdiği şairdi, çocukluğumuz, onun bir teyp kasetine kaydettiği Abdurrahim Karakoç şiirlerini dinleyerek geçmişti) duymuştum da bu Sezai Karakoç da kimdi?

Ders fotokopilerini çektirdikten sonra dükkân sahibine o renkli fotokopileri göstererek bir tanesini alabilir miyim diye sordum. Gülümseyerek bir tanesini hediye etti. (O fotokopi, hala şiir defterimin son sayfasında yapışık halde durur, çok değerli bir hatıradır benim için)

Bekar evime vardığımda, küçük tüpün üstüne çaydanlığı koydum ve beklemeye başladım. Yine benim gibi “Türk Dili ve Edebiyatı” öğrencisi olan ve benden bir sınıf üstte olan Yusuf Özhanoğlu’yla aynı evin iki odasını paylaşıyorduk. Masama geçip ders fotokopilerini incelerken o şiir fotokopisini hatırladım ve elime alıp şöyle okumaya başladım…

Şöyle başlıyordu o şiir: “Monna Roza, siyah güller, ak güller…”

Şiiri okurken rengim değişmeye başladı. Hani “Şiir”in kök anlamı “Şuur”dur ya. Şuurumu alt-üst etmişti. Şiiri sesli sesli okurken kah kızarıyordum kah bozarıyordum. Şöyle diyordu şiirde:

“Yağmurlardan sonra büyürmüş başak, meyveler sabırla olgunlaşırmış. Birgün gözlerimin taaa içine bak; anlarsın ölüler niçin yaşarmış…”

“Kanadı kırık kuş, merhamet ister…”

“Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa, henüz dinlemedin benden türküler. Benim aşkım uymaz öyle her saza; en güzel şarkıyı bir kurşun söyler…”

“Artık inan bana muhacir kızı, Dinle ve kabul et itirafımı…”

O şiiri sanki yazan bendim. Kanadı kırık kuş merhamet ister diyen, birgün gözlerimin taaa içine bak; anlarsın ölüler niçin yaşarmış diyen… Hani dostum, biz Anadolu çocuğuyuz… Lisede bir kız bize tokalaşmak için el uzattığında yüzlerimiz al al, mahçupça gülümseyen ve özür dileyen çocuklarız… Ondan değil mi sevdalarımızı şiirlerimize sır gibi gömüşümüz, Sezen Aksu dinleyişimiz, Ferdi Tayfur dinleyişimiz…

Hani o sıralar biz de öyle seviyoruz birini, kendi Mona Roza’mızı söyleyemiyoruz, sadece günlüklerimize şiirlerle nakış nakış sevdalarımızı örüyoruz… O yürüyor, biz peşinden savrulup gidiyoruz.

Velhasıl, Sezai Karakoç’la ve Mona Roza şiiriyle tanışmamın kısa hikayesi budur. Artık kantinde ateşli edebiyat sohbetlerimizi Sezai Karakoç ve şiirleri süslemeye/şekillendirmeye başlamıştır o dönem. Ve şiirlerimizde derin bir Sezai Karakoç etkisi görülmeye başlamıştır.

O yıllarda şiirlerimizi sınıf arkadaşım Sevgili Mahmut Güven’in çıkardığı ayna edebiyat dergisine gönderiyorduk. Salih Zeki Şahin de bunlardan biriydi. Edebiyat yazılarını severek okuduğum sınıf arkadaşlarımdan biriydi. Birgün teneffüste elimdeki post-modern şiir adlı ders fotokopisini gördü ve “Koşun koşun babo, postmo olmuş!” diye kahkaha atmaya başladı. Gülerek hatırladığım anılarımdan biridir bu.

Hani sınıf arkadaşlarım da bana ismimle hitap etmez, “babo” derlerdi. Babo aşağı – babo yukarı… Bunun nedeni, Kahraman Maraş İhlas Özel Erkek Öğrenci Yurdu'nda kaldığım sıralar konuştuğu zaman bizi şenlendiren, kahkahalara boğan bir dostumuz vardı. Sürekli karşısındakine “babo” diye hitap ederdi. Şivesiyle bazen ermeni Türkçesini taklit ederdi fln. O’nun bu “babo” hitabı, yüklemlerine koyduğu “gelooorum”lar, “gidooorum”lar bir hastalık gibi benim dilime de dolandı. Şimdi ne zaman sınıf arkadaşlarımdan biriyle sohbet etsem ya da telde görüşsem, kullandıkları hitap hep BABO’dur )))))))

İşte bir edebiyat öğrencisi olarak, şiirlerimizde Sezai Karakoç tarzının girdiği o dönemlerde başörtüsü yasağı bizim üniversiteye de sıçradı. Derse giremeyenler, peruk takmak zorunda kalanlar, başörtülü arkadaşlarımızı sınıftan atan ülkücü hocalar… Hani bir önceki seçimlerde “Başörtüsü yasağını kaldıracağıııızzz!” diye bas bas bağırıyordu ya MHP…

Birgün tenefüs bitişi dersliğe döndüm. Sınıf arkadaşlarım olan birkaç başörtülü kızın başörtülerini mendil yaparak gözyaşlarını sildiklerini gördüm… O görüntü akşam bekar evime dönünceye kadar hiç aklımdan çıkmadı. O hafta, mecliste MHP’nin de için de olduğu ERKEKLİK tartışmaları alevlenmişti. Hem ülkücü hocaların başörtülü arkadaşlarımızı sınıftan çıkarmasına, hem geçmiş mitinglerde başörtüsü yasağını kaldıracağız diye çektiği nutuklara, şimdi de gelip meclis’te ERKEK’lik taslamalarına ve en çok da o gün, sınıf arkadaşlarımın o başörtülerini mendil gibi kullanarak gözyaşlarını silmelerine ve biz erkek öğrencilerin elimizden hiçbir şey gelmemesinin getirdiği özür niteliğinde Sezai Karakoç’un Monna Roza’sı tarzında ve her kıtanın ilk harflerine “AFFET BİZLERİ EY BACIM” akrostişini yerleştirerek YAĞMUR şiirini yazdım… “Gözyaşları yağmurları”nı mendillerin silmeye çalıştığı ama yetersiz kaldığı bir çabalamanın, erkeğim diye geçinenlerin yalnız bıraktığı ve o erkekliği o gencecik kızların yüklendiği bir kavganın ve dik duruşun hikayesi yağmur……………….

Yağmur

Ayrılık getirecek bu YAĞMUR belli;
Havada yine hicrân kokusu var.
Sen bu ellerden gittin gideli,
Ağlıyor ardından hep bu YAĞMUR'lar.
Ayrılık getirecek bu YAĞMUR belli...

Feryâtlar düştü hissene: “bembeyaz..”
Ne bülbüle gâm ne de figân düştü.
Her acı dudağında mağrûr bir hâz;
Saadet gözlerine bir nâlân düştü.
Feryâtlar düştü hissene: “bembeyaz..”

Feryâtlar, feryâtlar.. duymuyor kimse!
Vicdânlar sağır, taş ve ateşten -
Yaratılmış, sahte, dar bir elbise.
Yamaçta aksi, kısacık ve içten -
Feryâtlar, feryâtlar.. duymuyor kimse!

Eller semâlarda; bulutlu gözler:
“Bu karanlık gecenin sabâhı nerde? ”
Gözyaşları gözyaşlarını izler;
Ve bir yaprak gibi titrerde,
Eller semâlarda; bulutlu gözler:

Taş kalplere anlatmak ahh.. Ne kadar zor -
Gerçeklerin masal olmadığını.
Bir darbe de dostun kendisi kor;
Basar hemen sonra da kahkâyı...
Taş kalplere anlatmak ahh.. Ne kadar zor! ..

Beklemek, beklemek.. Acaba neyi?
Sevgi nedir bilmeyen gönüllerden -
Bir parça, küçücük.. Dostça sevgiyi..
Herşeye rağmen bıkmayıp yeniden,
Beklemek, beklemek.. Acaba neyi?

İnanmak.. Ahhh.. Sonuna dek inanmak..
Sonuna dek ve de gülercesine -
Ateşe bağrına gâmlı uzatmak..
Baharında birgün geleceğine,
İnanmak.. Ahhh.. Sonuna dek inanmak..

Zulümler,zulümler.. Sonsuz zulümler..
Neden: Çünkü bu dava tehlikeli(!) ..
Açmasın, açmasın diye bu temiz güller
İğrenç yüzünde çağdaşlık maskeli -
Zulümler,zulümler.. Sonsuz zulümler..

Limanda bomboş, sessiz bir gemi,
Kalkacak belki de, tahmin etmek zor..
Denizlere bakan “yeşil göz”leri,
Ümitsiz, beyhûde, suskun ağlıyor.
Limanda bomboş, sessiz bir gemi...

Erkek olamadık biz sizler kadar;
Seyrettik uzaktan sizi hüzünle.
Seyrettik, seyrettik sadece o kadar;
Bu kavganın gerçek yüzünde,
Erkek olamadık biz sizler kadar...

Rüyâlarda gezdik sizden habersiz;
Amaçsız, pembe - beyaz rüyâlarda.
Tasasız, gâyesiz, duygusuz ve hissiz -
Gafletler, gafletler ve hep ardarda
Rüyâlarda gezdik sizden habersiz;

İsmimizde kalmış delikanlılık;
Bilmeden hergün nâmerde uymuşuz.
Haftada bir cumâyı dindârlık sanıp,
Bunca yıl uyumuş, hep uyumuşuz.
İsmimizde kalmış delikanlılık...

Erkeklik değilmiş, değilmiş ölüm;
Erkeklik, daha ölmeden ölmekmiş..
Erkeklik Allah için yanan gönlün -
Aşkından asla tâviz vermemekmiş.
Erkeklik değilmiş, değilmiş ölüm...

Yalanmış bir meğer “sahte zafer”ler;
“Leylâ”lar, “Mecnûn”lar hep bir yalanmış.
Asıl “Mecnûn”luk, Mevlâya bir nefer;
Resûle yakışır ümmet olmakmış.
Yalanmış bir meğer “sahte zafer”ler...

Bulanmış nehirler nefsin tasında,
Günâhlar zevk olmuş, haramsa âdet.
Saklıymış meğer senin her gözyaşında,
Hakîkî mutluluk, gerçek saadet.
Bulanmış nehirler nefsin tasında...

Artık uyan, uyan eyy “Tûde-i Zinde”
Kalk ayağa sen de “Sakarya” gibi!
Uykular gezinen mahmûr yüzünde -
Açmalı sevdânın diriliş vakti! ..
Artık uyan, uyan eyy “Tûde-i Zinde”

Canlanın siz de eyy solgun çiçekler,
Canlanın siz de bir kıyâm vakti..
Ve şu kırık dallarda teker teker,
YAĞMUR damlalarını öper gibi,
Canlanın siz de eyy solgun çiçekler! ..

Islanın ve eriyin bu gözyaşlarında,
Başörtüsü mendil her bacınızın...
Erkeklik nedir görün varın da;
Varın bunu defterinize böyle yazın!
Islanın ve eriyin bu gözyaşlarında! ! !

Mevlâ`m affeder (!) bizi; sen de affet!
Affet bizleri ne olur buna muhtâcım..
Sen eyy gül ü rahmet, sen eyy hüsn ü iffet;
Affet bizleri ne olur eyy bacım;
Mevlâ`m affeder (!) bizi; sen de affet!

Mehmet Akif Ardıç….

facebookta paylaş

Kayıtlı

Facebook / Twitter / Paltalk: Akhenaton41 / Paltalk Odası: Edep Sahiplerine Munhasir Oda



Çevrimdışı Altaytigin
Süper Moderatör
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
*******
Ruh Hali: Huzurlu
Rep Puanı: 137
Üye No: 793
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
İleti: 732
Akhepedia Üyesi

  • Profili Görüntüle

Ynt: Bir Şiir - Bir Yorum - NİCELİK DEĞİL NİTELİK ÖNEMLİ

« Yanıtla #71 : Mart 27, 2017, 01:57:51 ÖS »
NİCELİK DEĞİL NİTELİK ÖNEMLİ…

Alıntı:
“… birgün gözlerimin taaa içine bak..”
“Lisede bir kız bize tokalaşmak için el uzattığında yüzlerimiz al al, mahçupça gülümseyen ve özür dileyen çocuklarız… Ondan değil mi sevdalarımızı şiirlerimize sır gibi gömüşümüz…”

Şair olacak kişi, aynada kendini görür gibi örnek aldıklarına benzer. Zira mürşitsiz yol alınmaz.
Görüyorum ki, henüz lise yıllarında pek çok şiir vadisinden geçmişsiniz. Üniversite yıllarında da daha farklı mecralardan sular içmişsiniz.
Haliyle bunun geri dönüşü olacaktı.
Kimi zaman, üniversite yıllarında okuduğunuz bütün şairlerin etkisi, kimi zaman da bilerek tercih ettiklerinizin veya tesadüfen karşılaşıp okuduklarınızın etkisi olması çok tabii.
Bir bakmışsınız divan şairlerinin birinden ilham almışsınız, bir bakmışsınız Yahya Kemal gibi zirve bir şairimizden, bir bakmışsınız Karakoçlardan etkilenerek şiirler yazmışsınız.

GÖNÜL ERBABINI BÜLBÜL GÜLE, GÖNÜL FERYADINI NAĞME DİLE GETİRİR.

Anadolu’nun katıksız, riyasız, saf, tertemiz çocuklarıyız.
Yüreklerimiz de öyle.
Mahcubiyetlerimiz de…

Aslında kızaran yüzümüz değildir. Gönül saflığının allaşan heyecan dalgalarının yüze yansıması, kalp çarpıntılarının kızıla çalan halidir.
Biliriz hepimiz böylesi insanî duyguları.
İşte bu duygulardır insanı insan yapan ve dahi insanı şair yapan.

Değerli Ardıç,
Şiirleriniz kadar yazılarınız da mükemmel.
Araştırmalarınız da çok çok değerli. Her biri bir hazine niteliğinde.

Gönlünüze, ilhamınıza, kaleminize sağlık.

Sevgi ve saygılarımla…

Altay Tigin
27 Mart 2017

Kayıtlı

Nice dostlar gördük, içten gülen, güldüren
Nice dostlar gördük, dıştan gülen, öldüren…



Çevrimdışı Altaytigin
Süper Moderatör
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
*******
Ruh Hali: Huzurlu
Rep Puanı: 137
Üye No: 793
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
İleti: 732
Akhepedia Üyesi

  • Profili Görüntüle

Bir Şiir - Bir Yorum 47 - Bir "..." Olmalı İnsanın - Gül Başpınar

« Yanıtla #72 : Nisan 10, 2017, 01:39:54 ÖÖ »
<a href="http://www.youtube.com/watch?v=vsrn5cmcXW8" target="_blank">http://www.youtube.com/watch?v=vsrn5cmcXW8</a>

Alıntı:
Bir "..." Olmalı İnsanın...

Güzel rayihaları olmalı insanın!
Sütünden, ekmeğinden,
Sevdasından, mertliğinden
Sinmiş olmalı, özünden yüreğine…

Vazgeçilmez Rabia’ları olmalı insanın!
Ezanından, bayrağından,
Vatanından, milletinden
Dökülebilmeli s/özü, yüreğinden diline…

Olamıyorsa eğer her zaman sözünün eri,
Tutup sahiplenmemeli uzatılan elleri,
Çıkmamalı yarım bırakacağı yola,
Hemen dönmeli geri…

Kendine has renkleri olmalı insanın!
Üzerine sindiği duruşu anlatmalı o renk!
Ya beyaz, ya siyah,
Ya pembe, ya mavi
Ya da hiç biri!

23.12.2016
Gül Başpınar

***
“RENKLERİ OLMALI İNSANIN!”

İnsan…
Mahlûkatın en şereflisi, en değerlisi, en akıllısı…
Rabbine en yakını, Allah'ın kelamına mazhar olmuş en liyakatlisi…
Öyle ki; ne her bir parmağındaki, ne de gözlerindeki gizemli izlerin benzeri olmayan muhteşem bir varlık.
Sütü helal, ekmeği helal; sevdası mertçe, mertliği yiğitçe olan mükemmel varlık…
Her biri bütün olarak bir diğerine benzese de, hiç biri, bir diğerinin aynısı olmayan müstesna varlık…

Öyle yaratmış ki Yaratan, haşa kendinden bir parçaymışçasına aksettirmiş sanki âleme.
Kendi ruhundan ruh, canından can, varlığından varlık, özünden öz katmışçasına…
Sözümüz insan görünümünde olanlara değil elbet. Sözümüz “İNSAN” olanlara.
Helalinden süt emmişlere, helalinden lokma yemişlere…

Sevda öyle bir şey ki; sevdanın içini sevilen, amaçlanan her şeyle doldurabilenlere ‘sevda erbabı’ dedirtir inanmışlara.
Sevdasına – ideallerine, amaçlarına, hedeflerine – sahip çıkmışlara.
Sevdasını mertçe, cesurca dillendirenlere, haykıranlara.
İşte sözümüz, böylesine “İNSAN” olanlara…

Her birinin rayihası (kokusu) bir başka sevda sebebidir.
Bilene!..

*
Belki saçsız olunabilir, lakin yüzsüz asla!..
Belki parmaksız olunabilir, ama kolsuz olmak eksiklik olur.
Belki ayaksız olunabilir, ancak desteksiz yürümek zor olur.
Olacaksa her şey eksiksiz olmalı…

Millet vatansız, vatan bayraksız, bayrak ezansız olmaz!..
Yaşamak için vatan, hür olmak için bayrak, dua ve niyaz için ezan olmalı.
Olmalı ki, insan özüyle var olsun; özü, sözü olsun…

*
Özü olmayanın sözü söz olur mu?
Özü olmayanın yüreği yürek, yüreği olmayanın cesareti cesaret, cesareti olmayanın sevdası sevda olur mu?
Mertçe tutacak eli tutamayanın mertliği, mertlik olur mu?
Aynı yolun yolcusu olmaya nefesi yetmeyenden yoldaş olur mu?
Yoldaşlık kolay mı be dost!

Ya gönüldaşlık?
Yahut birbirine inanmış vatandaşlık?
Kolay mı ey dost, vatan, millet, bayrak sevdalısı olmak?
Kolay mı ey can, “İNSAN” olmak!..

*
İnsan olmalı, kendine has.
Kendi olmalı, özüyle, sözüyle.
Duruşuyla, bakışıyla, gözüyle
Kendi olmalı; ruhuyla, bedeniyle, içindeki közüyle.
Beyaz gibi berrak, siyah gibi net.
Pembe gibi kadınca, mavi gibi erkekçe…

Gri mi?
Hak getire…
Az kadınsı – biraz erkeksi.
Yansız – yönsüz
Özsüz – sözsüz
Başsız – yüzsüz
Tatsız – tuzsuz

Varlığında kiracı
Dokunmayan yılana duacı…

Sevdaları olmalı insanın yüreklice, mertçe…
Renkleri olmalı insanın, kadınca, erkekçe...
*
Güzel şiirlerin muhteşem ilhamına, gönülden yükselen sevdalı sözlerin müstesna kalemine takdirlerimle…

Sevgi ve saygı rüzgârları esenliğiniz olsun Gül Hanım.

Altay Tigin
09 Nisan 2017

Kayıtlı

Nice dostlar gördük, içten gülen, güldüren
Nice dostlar gördük, dıştan gülen, öldüren…



Çevrimdışı Altaytigin
Süper Moderatör
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
*******
Ruh Hali: Huzurlu
Rep Puanı: 137
Üye No: 793
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
İleti: 732
Akhepedia Üyesi

  • Profili Görüntüle

Bir Şiir - Bir Yorum 48 - Evlat - Saliha Değirmenci Yavaş

« Yanıtla #73 : Mayıs 03, 2017, 12:08:54 ÖÖ »


Alıntı:
Evlât

Eşinle muhabbet şekerdir baldır
Sırrını ellere pay etme evlât
Kinini kibrini huyundan kaldır
İçindeki aşkı  zây etme evlât

Gönlünü incitme sakın bir kere
Gururunu atma orta yerlere
İncir çekirdeği kadar şerlere
Takılıp öreni köy etme evlât

Pire için koca yorgan yakılmaz
Bir iki kusurla yuva yıkılmaz
Bazen hatalara dönüp  bakılmaz
Topal bir eşeği tay etme evlât

Zühre'm der sakın ha yıkma yuvayı
Yeşert gönlündeki bağı ovayı
Çürük çamur tutmaz döker sıvayı
Sözü  ok dilini yay etme evlât

Saliha Değirmenci Yavaş
*
SALİHA’NIN SULH’U

Adıyla müsemma…
Saliha…
Ne güzel demiş kâmilce, ehilce…
Söz bile ehline yakışıyormuş. Kimseyi kırmadan, incitmeden, nasihat eder gibi sakince ve derince söyleyiş…

İnsan, eşine güvenmeyecek de kime güvenecek?
Zaten birbirine güvenini kaybetmiş birlikteliklerin sonu meçhul olur.
Önce güven, saygı ve sevgi…
İnsan olarak belki saygıyı ilk sıraya alabiliriz, ama evliliklerde öncelik güvene dayanır, dayanmalı.
Saygıda kusur etmeden ve içtenlikle sevmek… Zaman zaten iki insanı bir şekilde birbirine benzetiyor. En azından sivriliklerini törpülüyor. Biri diğerinin huyundan, suyundan ister istemez kapıyor.
Buna uyum desek…

Uyumlu eşlerin, insanların, dostların sözleri çok keskin, çok hırçın, çok ifrata kaçmadıkça kırmaz. Hele hele birbirini seven iki insanın sözü şekerden tatlı, baldan gönüllücedir.
Sır dediğimiz şey de iki insan arasında olan değil midir?
Güvenilecek en yakın olan da eştir.
Tatlılıkla paylaşılan sırlar, eşleri birbirlerine daha çok yakınlaştırır, daha çok muhabbet duymasına vesile olur.
Bir de kibir var ise!
Ola ki, yaşanmışsa bazı durumlar ve kin beslenmişse!
Ey evlat!
Sen sana yakışanı yap. Kin beslemekle, kibir göstermekle ne huzur bulunur, ne mutlu olunur. Dedik ya, eşler arasında güven, saygı ve sevgi var ise ne kinin, ne kibrin yeri olur.
Sevgiyi yok eden ve edecek olan kindir, kibirdir. Samimi ve sıcak olanda zaten sevgiden başka şey bulunmaz. İşte mühim olan, böylesi bir sevgiyi, bağlılığı zay etmemektir.
Sevmenin güzelliği, yaşamanın kıymeti, insana insanca sahip çıkmanın değeri böyle anlaşılır.

*
Gönül kırmak, gönlü güzel insanlara yakışmaz. Ne kır, ne kırıl…
İnsan, yerine göre bir çiçeği, bir karıncayı dahi incitmezken, kalpten sevdiğini, lokmasını paylaştığını, gönlünün aktığını, sıcaklığını yaşadığını nasıl incitebilir ki?
Hiç mi kırgınlıklar, dargınlıklar olmaz veya olmasın…
Olmaması anormallik olur. Olur olmasına da, anlık olmalı.
İnsan gönül almayı, af dilemeyi de bilmeli ki, karşıdaki değer verildiğini, sevilip sayıldığını bilsin. Üzmek için değil, uyarmak için, yanlışı hatırlatmak için söylenmiş olabileceğini hatırlasın. O da karşısındakine nasıl davranılacağını unutmasın.
Ne yazık ki, incir çekirdeğini doldurmayacak kadar basit şeylere bazen kızarız. Belki de kızmak içimizden gelir. Biraz sesimizi yükseltmek isteriz. Deşarj olmak, rahatlamaktır maksat.
Peki, nasıl ve kime?
İşte burada eşlerin anlayışına kalıyor her şey. Basit şeyleri mesele yapmadan, öfkesini göstermek isteyenin üstüne gitmeden toprak gibi kucaklayıcı, sünger gibi emici, paratoner gibi izole edici olmak lazım. Lazım ki, iş büyümesin, gurur meselesi ve kinleşme olmasın. İşin içine kibir de karışmasın.
Bundan ötesi için ‘sevgiyle, muhabbetle yürü ya kulum’ der yüce Rabbim. Yol senin, yordam senin olur.

* 2. dörtlükte teknik hata olduğunu düşündüğüm bir hususa değinmek isterim.
İlk dizedeki ‘İncitme’ kelimesi küçük başlamalıydı. Kadı kızı kusuru gibi sayıyoruz bunları. Olabilir, gözden kaçabilir.
Ancak son dizede “Takılıp öreni köy etme evlât” söyleyiş hatası mı var, farklı bir anlam mı?
Söyleyiş ve anlamca akış bakımından pek uygun düşmemiş sanki.
“Ören” viran yer, terk edilmiş ev, köy, kasaba gibi anlamlara gelir.
Yani eşini bir kenara koyup, daha açıkçası aldatıp elin viranını köy yapma mı, diyoruz?
Evet, denilmek istene bu. Ancak anlam sırasınca dörtlüğün akışına uygun düşmemiş sanırım.
Olsun. Yine de isabetli ve güzel…

Deyimlerimizi, atasözlerimizi yaşamak ve yaşatmak, kültürümüzü hatırlamak ve hatırlatmak olur ki, gerçekten hepimizin önem vermesi gereken değerlerimizdir. Basit gibi görünse de çok önemli değerlerimiz bunlar.
Kusursuz kul var mı?
Kusursuzluk, yani ‘mükemmellik Allah’a mahsust’ sözü boşuna mı söylenmiş sanıyorsunuz?
İnsan, yani beşer şaşar misali, şaşabilir. Hata yapılınca hemen restleşmek, inatlaşmak, birbirini aşağılamak doğru olur mu?
O zaman insanlığımız, irademiz, sevgimiz ve saygımız nerde kalır?
Elin viranını köy yapmaya gerek duymadan, kendi köyünü mamur, şen, bayındır yapmak en ma’kulü, en güzeli olmaz mı?
Bilmedik aşla karın doyurmaya çalışmak, baş ağrılarına en baştan razı olmak demek olur.
Elin tavuğunu kaz gören, tavuğun tırnağını bulamaz.
Şairenin dediği gibi, elin topal eşeğini tay görüp at yapmaya çalışmak, akıntıya beyhude kürek çekmek olur.
Yerinde konuşmayı bilmeliyiz.
Konuşurken de dışarıdaki insanlara ne kadar nazik, ne kadar içten, ne kadar sıcak bir ses tonu ile hitap ediyorsak, kusur arayan, kızma emaresi gösteren eşe de aynı ses tonuyla hitap etmeliyiz.
Diken gibi sivri, bıçak gibi keskin olmamalıyız.
Tüy gibi hafif ve naif, ten gibi sıcak ve yumuşak olmalıyız.
Mutluluğun, huzurun, paylaşmanın sırrı bunlar.
Yazını bil, kışını bil.
Dostunu bil, eşini bil.

Şairenin her bir sözü, karanlığımızı aydınlatan Zühre yıldızı gibi ışıltılı, aydınlık, parlak…
Tabiattaki pek çok canlı yuvasını eşiyle kurar. Eşliyle yavrularını besler, büyütür ve neslini devam ettirmek için de hayatın içine salar.
İnsan gönlü gönüllücedir.
İnsan aklı nicelerden nice…
Akıllıca hareket edip, gönüllüce yol almak icap eder.
Gönül bahçelerini güzelleştirmek, yeşertmek varken, kurmuşken bin bir zahmetle yuvayı, edinmişken sılada mesken, örene çürük çamur çare olur mu?

Gel evlat!
Dinle bu gönül ehlini.
Gençliğin asiliğine, akan kanın deliliğine uyma...
Uyma gönül heveslerine!
Heveslenip yıkma varını…
Terk etme seni seven eşini, karını!
Sözünü ok, dilini yay eyleme…
Bir yol bulunur, dağıtmaya efkârını…

*
Daha ne söylesin, tecrübenin en güzel gönüllüsü.
Daha ne söylesin, tatlı dilin en narin törpüsü…

Diline sağlık.
Yüreğine sağlık.
İlhamına sağlık.

Sağ olasın, var olasın ey Saliha dost…

Daim ol…

Altay Tigin
02 Mayıs 2017

Kayıtlı

Nice dostlar gördük, içten gülen, güldüren
Nice dostlar gördük, dıştan gülen, öldüren…



Çevrimdışı Altaytigin
Süper Moderatör
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
*******
Ruh Hali: Huzurlu
Rep Puanı: 137
Üye No: 793
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
İleti: 732
Akhepedia Üyesi

  • Profili Görüntüle

Bir Şiir - Bir Yorum 49 - Şiirin Hası

« Yanıtla #74 : Ekim 11, 2017, 02:09:50 ÖS »

Alıntı:
Ayaklarım Sızlıyor

Ayaklarım, ah o ayaklarım
Bir de yüreğim sızlıyor

Ayaklarım gövdemi taşıdı yıllarca
Yüreğim seni…

Ne ağırmışım
Ne ağır bir yükmüşsün meğer

Ya ayaklarım duracak
Ya yüreğim
Benim sonum ikimizden olacak.


Serkan Ökçe
*
ŞİİRİN HASI

Şiir, edebî sanatlar içinde müstesna bir yere sahiptir.

Bazen kısacık bir anlatıma veya birkaç dizeye öylesine kocaman sözler, öylesine kocaman olaylar ve hatta öylesine kocaman hayatlar sığdırılır ki, bırakın okuyanı, şairi bile şaşırır kalır.

Dili, dilimizi çok iyi bilmek gerekir, böylesine şaşkınlık ve hayranlık yaratabilmek için.
Kelimeler öylesine yerli yerinde ve öylesine seçilerek yan yana getirilmeli ki, okuyanda zerrece şüphe uyandırmadan, acaba dedirtmeden muhteşem bir etki uyandırsın, tatlı bir haz ve huzur bırakabilsin.

Tabii, her şiir haz verecek, hoşa gidecek diye düşünmek gerekmiyor. Konusuna göre farklı duygular, farklı heyecanlar, farklı algılar uyandırması çok doğal.

Bir hamaset şiiri okurken içimizden ağlamak gelmez.
Bir aşk şiiri okurken gülmeyi düşünmeyiz.
Bir ayrılık şiiri okurken, hüzünlenmek yerine sevindiğimizi söyleyemeyiz.
Eh, ufacık farklılıklarla elbette.

Belirttiğim üzere öyle şiirler vardır ki, unutulmaz. Hafızamıza çakılmış çivi gibi saplanır ve her fırsatta kendini hatırlatır.

Misal;
Alıntı:
DALGIN ÖLÜ

Dün güzel bir kadın geçti
Kabrimin yakınından
Doya doya seyrettim
Gün hazinesi bacaklarını
Gecemi altüst eden
Söylesem inanmazsınız
Kalkıp verecek oldum
Düşürünce mendilini

Öldüğümü unutmuşum


Cahit Sıtkı TARANCI
*
Dilerseniz bir başka örnek daha verelim.
Çoğumuz bilir ve söyleriz. Dilimize pelesenk olmuştur, ama söyleyenin kim olduğunu pek bilmeyiz.

Alıntı:
MARİFET

Suya dokunmazmış
Sabuna dokunmazmış
Pise bak


Celal Vardar

Hafızalarımıza kaydedilen şekli ise şöyledir.
“Suya sabuna dokunmazmış,
 Pise bak!"

*
Hoş bir şiirle örneklerimizi bitirelim.

Alıntı:
SECERE
Dedenin adı Satılmış
Babanın adı Satılmış
Seninki Satılmış
Ben senin sülâleni bilirim
Satılmış oğlu Satılmış


Mehmet Kemal

http://www.gulceedebiyat.net/konu-mehmed-kemal-siirleri-27718.html

*
Görüleceği üzere şiirde dize veya dörtlük sayısı çok önemli değil. Ne anlatılmak isteniyorsa en kısa, en öz ve en veciz şekilde, etkili söyleyebilmek, yazabilmektir şiir.

Serkan Ökçe’nin “Ayaklarım Sızlıyor” şiiri de işte böylesi öz ve etkili şiirlerden biri, yani şiirin hası...

Şiir hakkında yorum yazmama gerek yok.
Böylesi bir parıltıya, sıradan kelimeler, su lekesi bırakır ancak.

Serkan Ökçe’yi gönülden kutluyorum.

Sevgi ve saygı rüzgârları esenliğiniz olsun.

Altay Tigin
10 Ekim 2017

Kayıtlı

Nice dostlar gördük, içten gülen, güldüren
Nice dostlar gördük, dıştan gülen, öldüren…

Sayfa: 1 ... 3 4 5 6 7 [8]