Gizliilimler.tr.gg

Gizli dünyaların kapısını aralamaya hazır mısın?

Son İletiler

Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı ve şifrenizi girin

Sayfa: [1] 2 3 4 5 6 ... 10
 1 
 : Dün, 04:02:17 ÖS 
Başlatan sadecezaman - Son İleti Gönderen: sadecezaman
intihar provası yapan, uçurumların yüzünü yokluyorum kırık sesimle
güzel bitmeyen masalların, ucunda duran azizlerin hürmetine,
mülteci bir kadının üşüyen omuzunda duran eski şalla
kör kuyulardan kendine yol açan adamları taşlıyorum,
başka şehirlerin akan gözyaşlarına uçurtma asan mahkumla
yitik mektupların yüzündeki bıçak kesiklerini siliyorum usulca.
sırtındaki sokakları kefenlenmiş yalanların altına koyan kibrim
yedinci sürenin ruhundan cinler çekip alırken, hala üşüyorum,
küstah gecelerimin kemiklerini söken yasemin kokuları
hala birikmiş şiir sahibi kadınları çarmıha geriyor.
bu kez inandığım tüm tenimi ateşin ağrısına asarken
sokaklara ait olmayan insanların gözünden düşüyorum.
yüzünü aynada ilkkez gören kalbimin parçalanışı
sanki semah eden kadınlar kadar yorgun gölgesine.
masallarına tutunan yüzümün buğday gölgesi
ne varsa döküyor içindeki toprağa tabutlara,
yüzü kırık evlerin ruhsuzluğuna kapalı şiirlerin
tanrıdan dolayı lanetlendiğine inanıyor olsam da,
eli üşüyen çocukların tırnaklarından
hala şiirin göçünü alacağım ruhuma ve yüzüme..

 2 
 : Dün, 02:41:08 ÖS 
Başlatan sadecezaman - Son İleti Gönderen: sadecezaman
cebimde tabutları taşıyan çocukluk ağrıları
düşe kalka özlüyorum etimdeki takvimleri,
eski şarkıların arasından yol buluyorum kendime
ve gücenmiş çiçekler bükülüyor küçücük gözlerimde.
kimseye söyleyemediğim göçlerim
ne vakit özlediğim çığlıklara takılsa,
boğazımda düğümlenmiş cenaze mısraları.
kimse kimsenin yarasından kalmıyor secdesinde
en soğuk heykelleri taşlıyor kibirli kalabalıklar
kimse kimsenin yağmuruna orucunu açmıyor
ve kalmıyor gökte, maviye aşina yıldız.
.....
............
bir kibrit yanığı kendime alışmışlığım
yüz üstü sürünen ölülerin yokluğunda bile küsebiliyorum boşluğa,
akşamlarda soğuk parmak izlerimle , hala eski bir aynayım
kim bakarsa , kendinin dışında başka bir yüzle intihar ediyor.
çıplak kadınların deniz kıyılarına vurması kadar hafif
mevsimi kış olan çığlıkların çürümüşlüğü kadar uzak
ve kendimi anlamıyor kadar eksiliyorum
tuz basılmış yaraların kambur yüzlerinde.
kimse okuduğu şiirin gamzesine aşina değil gözyaşıyla
sabahlardan kalan göçlerde kimse kalbini toplamıyor,
kimse tufanlarını kirpiğine asarken, kırıp dökmekten vazgeçmiyor
ruhunun alışık intiharlarını...

 3 
 : Dün, 11:21:59 ÖÖ 
Başlatan @Bircan - Son İleti Gönderen: @Bircan


Çoban Yıldızı

Söyleyin!
"Derinlerin en derininde kaybolmuşsa yüreğin biri, yolunu nasıl bulur, nefesini nasıl alır.?
Unuttum dediği her şeyi taze taze ilk günkü gibi hem özenle saklayıp hem nasıl vazgeçer..."

Ne zaman başlasam satır başına, bir nokta beliriyor düşüncelerimde
Sanki ilerlemenin mümkün olmadığını gösteren bir yol gibi uzun uzun anlatıyor bana "Gitme bir adım öteye canım" nağmelerini

Oysa kirpiklerimi gecelerin üzerine örtü kıldığımdan bu yana seni çoban yıldızım, yönüm bilmişim.
Her kaybolduğumda yüreğime ışık yapmışım...
Adımlarımın izinin belli olmadığı gecelere mühürlemişim bütün suskunluklarımı
Uzakların aslında çok uzak olmadığını, yıldızların gündüzde var olduğunu, bir kez kalbinizdeki karanlıkta belirdiğinde hiç kaybolmadığını, aşkın imkȃnsız olmayıp  bir kez var olduğunda asla kaybolmayacağını her gece içime sızan ışığınla bilmişim...

Sen dediğim ne varsa odalara saklamışım yıldız yıldız,
Seni severken ağlamak yok.
Seni ararken gözlerim özlemek yok..
Ve sen yanarken karanlığımın kandilinde üflemek yok.
O kadar uzaksın ki, kavuşmak yok...

Bizim hikayemiz gece ve çoban yıldızı hikayesi
Ne gece yok olabilir ne içindeki çoban yıldızı, aşkla var olup aşkla kaybolmanın ne olduğunu öğrendim ben!

Seni ise seninle bıraktım sevgili!
"Nerede kaybolduysan orada bul kendini"

 "Kalbim kalbini çok sevdi..."


@Bircan

 4 
 : Dün, 07:00:34 ÖÖ 
Başlatan Güneş - Son İleti Gönderen: Güneş
Gece Hanım, Gündüz Bey

Sahibini Arayan Mektuplar 2. Bölüm

Bir kış daha bitti Gece Hanım. Bir külkedisi masalının üzerinden sekiz mevsim geçti. Geriye elindeki hüzün sarısı altın bir ayakkabıyla karbondioksitli sokaklarda o ayakkabıların sahibini arayan bir prens değil, sadece sizden başka hiçbir yüreğe uymayacağını bildiğim birkaç şiir, bir de “gece”nin üçünde beyaz bir attan bozma bir arabaya atlayıp bir deniz kıyısında sessizce dalgaları izleyen bir çirkin prens kaldı.

Sizden geriye dudaklarıma donmuş bir nefes gibi yapışan ardışık geceler kaldı Gece Hanım, yüklemsiz ve devinimsiz saatler, yıkanmamış kupa bardaklar ve mevsimine göre elektrikli soba ya da bir vantilatörün yalnızlığımı bölen sesi.

Kırgın bir yürek nasıl atar bilir misiniz Gece Hanım, hani içlerindeki yaşama sevinci gün geçtikçe çekilen eskimiş paçavra bir pilin döndürmeye çalıştığı, ama çoğu zaman beceremediği yelkovanlı bir saat gibi. Siz de eski saatlerinizi sigara dolusu bir yalnızlığın en kireç tutmamış köşesine benim gibi asar mısınız Gece Hanım?

Her şiir, sahibini arar da Gece Hanım, sahibi de soldu mu çiçeklerim diye su vermez mi onlara? İnsanlar gibi ölürler, ümitler gibi ölürler, çiçekler gibi ölürler; ölürler imlası uzun zamandır düzeltilmemiş şiirler de Gece Hanım. Varoş bir dudağa bir fısıltı gibi konmayı beklemiş her şiir, kelimeleri unutulunca bir karış toprağa gömülür. Hadi beni unuttunuz, can verdiğiniz kelimeleri de mi Gece Hanım?

Sahi siz hiç öldünüz mü Gece Hanım? Kaç kere öldünüz? Ya da kaç kere bir adamı bir daha bir daha öldürdünüz? Benim bu, sekizinci olacak… Her mevsimde, beni gündüzleri götürüp toprağa verdiler. Siz, geceydiniz, nerden görecektiniz! Ama siz, ruhuma Orhan Veli’den bir şiir okuyup göndermediniz Gece Hanım... Annem yalnızlık ve kardeşim hüzün, mezarımın başucunda sessizce ağladılar. Siz bir Adana, bir Samsun türküsü bile söylemediniz Gece Hanım…

Karanlıktı. Koyu bir karanlıktı kırgın bir yüreğin üstüne bulaşan mürekkep. Ölümüne sevgililer, öldürüp öyle gittiler hep… Duymak mı lazım illa mühürlü dudaklardan sesli bir lisan… Konuşmadan da seni seviyorum, seni seviyorum diyemez mi bir insan… Sahi, siz kaç mezardan konuşmasını, dile gelmesini beklediniz bir ölünün? Ne farkı vardı ki Gece Hanım, mezarda yatan bir ölüden can verişi eksik kalmış bir ölü gönlün…

Karanlıktı. Koyu bir karanlıktı zaman, geceleri perdeleri sıkıca çekilmiş üç metre kare bir odada. Tutuşturdum donmamak için cam kırığı yüreğimi yatağımın başucundaki sobada. Sahi, siz yine çok üşüdünüz mü Gece Hanım, yine üşeniyor musunuz biriken makbuzları yatırmaya? Patlayan bir ampulün yerine yenisini takıyor musunuz ya da? Sahi… Siz üşüdünüz mü Gece Hanım, sevdiğiniz insanın size sarılışını özlerken yatağınızda.

İlk cemre düştü. Ama odamın içi hala buz gibi. Odamı saran soğukluk, mevsimler değil Gece Hanım… Kalbime dolan ayazın sebebi, ince battaniyeler değil. İlkin dakikaları atmalı ateşe, önce saniyeleri değil Gece Hanım. Üşüyorsa gönlü bir insanın, önce eski defterleri, kırgınlıkları kapatmalı, pencereleri değil…

Sahi siz, parmaklarınızın izleriyle dolu aynalarda kendi yalnızlığınızı yüzlerinden öptünüz mü Gece Hanım? Siz, uyumadan önce hüzünlerinize iyi geceler dilediniz mi? Sahi, siz hiç kederlerinizi mahalle bakkalından kendiniz satın aldınız mı? Siz hiç karanfillerinizi bardağa ya da bir vazoya değil; yüreğinize koydunuz mu? Sevgilinizin adı diye “gece”leri çok sevdiğiniz oldu mu? Siz hiç rengi sevgilinizin gözlerini hatırlatıyor diye çay yerine şekersiz neskafe içtiniz, duvarları baştanbaşa kahverengiye boyadınız mı?

Özledim mi sizi? Hayır, hayır… Özlediğim için, gel demek için yazmıyorum bunları. Çünkü ben, hiç tahmin etmediğiniz kadar öldüm. Ruhuma bir Fatiha yerine Sezai Karakoç’tan, Cahit Zarifoğlu’ndan, Erdem Beyazıt’tan şiirler üfledim. Belki biraz lor peynirinin tadını özledim. Belki sıcak, üstü susamlı ince yayla ekmeğinin kokusunu. Belki biraz, yarısı tükenmiş bir sigaradan içime nikotin sarısı bir nefes içebilmeyi. Belki biraz çok sevdiğim 8 yaşındaki yeğenimi… Belki biraz beyaz peynirle rakı içmeyi. Belki biraz, 11 yaşımla mahallenin bir ucundan bir ucuna koşmayı. Belki biraz, unuttuğum tüm kelimeleri hatırlayıp yeni bir şiir yazmayı. Belki biraz bu yaz kestirdiğimiz yaşlı erik ağacını. Belki biraz iki şekerli bir çay içmeyi. Belki biraz… Eski resimlerinize bakmayı hani şu elinizi belinize doladığınız… Belki biraz size yine şakalar yapmayı –ki biliyorum çok çocukça- Belki biraz Ahmet Kural gibi öyle hoyrat size laf dokundurmayı…

Kabul ediyorum… Bir miktar özlemiş olabilirim. Ya da bütün başlangıç paragrafını reddedip sizi çok çok özlediğimi yazabilirim… Ama bu bir şey değiştirmez ki Gece Hanım, siz de bilirsiniz. Çok iyi bilirsiniz, dönseniz hiçbir şeyin değişmeyeceğini. Yine ağzımı açmayacağımı, mühürlü kelimelerimi.

Ah Gece Hanım, bana göre değil anlamak kadınları… Ya da anlamalarını ummak, suskun bir adamın neden konuşmadığını. Altı-üstü buyum işte. Fazla kırılgan, fazla savurgan, fazla aldırışsız, fazla yalnızlığına düşkün, ama en çok fazla yorgun. Ama biliyordun uçmayacaklarını ve uçmayı asla beceremeyeceklerini kanadı kırık incir kuşlarına kâğıttan kanat yapsan. Çünkü Gece Hanım, Mecnun, çöllere düşmüşse bir kere, atamaz o yabanlığını asla kamburundan. İster çöller denize dönüşsün, ister karşısına dikilsin Leyla, onun susması mecnunluğundan...

Ama siz, Güneş dolu gündüzler görün Gece Hanım, ama siz gümüş bir tepside gündüzler… Dikilmesin koyu bir yalnızlık gibi karşınıza: Eller ne der… Ama siz, hala liseli bir kız gibi örün saçlarınızı Gece Hanım, ama siz, dost tutmayın yalnızlıklarınızı… Bakışlarınızı uzak bir memleket bilsin, erişmesin dünyada ve ahrette gözlerinize keder….

 5 
 : Şubat 25, 2017, 10:56:03 ÖS 
Başlatan @Bircan - Son İleti Gönderen: @Bircan


Bazı Şeyler

Bazı şeyler zorlamaya gelmez...
Sevgi
Aşk
Ve hırs gibi!

Sevgi evrensel olabilir. Ancak insan kalbi evrenden çok daha büyük çok engindir...
Sevgi insan temelinde var iken bu temelin üzerine sağlam taşları örmek özveri ve sabır gerektirir.
Kimseyi zorla sevemezsiniz
Hiç kimseye zorla sevdiremezsiniz
"Sevmek kolay" derlerde aslında en zor olan sevmektir...
İşte o yüzden sevgiyi zorlamayın; çünkü doğru yerde doğru bir kalp aradaki bağı kendiliğinden oluşturacaktır...

Ve aşk!
Hep şunu düşünmüşümdür... Aşk içimizde yücelttiğimiz duyguları bir başkasının üzerine giydirdiğimiz elbise yada bir kılıf mı?
 Her elbise herkesin üzerinde güzel durmayabilir.
Başka yüzünden bakarsak herkesten güzel terzi olmayabilir...

Güzel olan her şey birbiri için yaratılmıştır.
Aradaki uyumsuzluk eğer sahiplenmeye, tutkuya, saplantıya dönüşürse aşkın acı yüzüyle karşılaşırız.
Aşk. Özgürdür. Zorlamaya gelmez...
Bırakın aksın "Aşk, kaybolduğunuz noktada kendinizi bulmanızdır..."

Azim güzel bir şeydir. Zorlasanız da bir şekilde sizi başarıya taşır.
Fakat hırs zorladığınız zaman hem içinizdeki duyguları törpüler hem de başarılarınızın kalıcı olmamasını sağlar.
Saplantılı hırslar, bir kişinin yüzlerce kişinin hayallerinin, umutlarının, geleceğinin üzerinden geçmesidir...
Hakkı ile edinilmiş her emek zaten hakkı ile bizlere geri dönecektir...

Bazı şeyleri zorlamanın bir anlamı yok.
Çıplak geldiğimiz dünyadan, çırılçıplak göçeceğiz... Tek gerçeğimiz bu!


"Her anahtar doğru kilitler için tasarlanmıştır..."


@Bircan

 6 
 : Şubat 24, 2017, 06:09:40 ÖS 
Başlatan Altaytigin - Son İleti Gönderen: Altaytigin

Alıntı:
Yunus Suresi, 7. ve 8.  ayetler:
Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya; işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir.
(Diyanet İşleri meali)

İnsanoğlu, var olduğundan beri bir şeyleri ya kabul veya reddetmiştir.
Nasıl ki tabiatta her şey zıddı ile mevcutsa, insan da zıtlarıyla ve hatta kendi içinde bile tezatlarıyla yaşamaktadır.

Önemli olan;
Akıl ve mantığımızla doğruyu bulmak, vicdanımızla hakkaniyetli olmak, insafımızla insanlığımızı gösterebilmektir.

Fani dünya için ilmin, ebedî dünya için Kur’an’ın mürşitliğine ihtiyacımız olduğunu unutmamaktır...

Yüce Rabbim ilmimizi ve irfanımızı artırsın.
Münkirleri, nankörleri hidayete erdirsin.
Aklımızı, mantığımızı ve vicdanımızı doğru kullanmayı nasip etsin.

CUMANIZ HAYIRLARA VESİLE OLSUN.

24 Şubat 2017 
Altay Tigin

 7 
 : Şubat 22, 2017, 08:26:16 ÖS 
Başlatan Akhenaton - Son İleti Gönderen: Akhenaton


Ah

Akhenaton

“Sanman ki sef'âdan semâh-ı râh ederim.
Döner döner bakarım, kûy-i yâre âh ederim.” (Esrar Dede – 1748-1797)

Ey siyah gözlerin ile gündüzleri geceye; bembeyaz ellerinle geceleri gündüze çeviren sevgili… Alfabeye benimle başlayanlar, Kuran’ı hatmettiler. Bense “Ayın” harfinde takılıp kaldım. Muallim, vezinleri öğretiyor, bense “Hasretün Hasretün Hasretün Hasretün”den başka bir şey sayıklamıyorum. Gönlümdeki özleme başka bir vezinle “âh” edemiyor, sitemlerimi, kederlerimi dudaklarımdan çıkarken ciğerlerimi söküp atacak zannettiğim bir “âhhhhh” hecesinden başka bir şeyle ifade edemiyorum….

Ey siyah saçları “leylâ”, yani gecenin adı olan sevgilim… Nereye baksam, her şeyi simsiyah görüyorum. Yazı tahtası siyah, tebeşir siyah, her şey saçlarının rengine dönmüş; her şey gönlümdeki kedere üzülüp mâtem elbisesi giymişler. Artık siyahlaşan bu gündüzleri, gecelerden ayırt edemiyorum…

Sen öyle çocuk gülüyorsun. Sen öyle ne nehir bakıyorsun. Sen öyle ne güneş gibi parlıyor, sen öyle yıldız gibi koridorlarda akıyor, sen öyle deniz gibi köpüklü çayını içiyor, sen öyle ebabil gibi merdivenden koşa koşa uçuyor, sen öyle kâbil gibi zülüflerinin keskin hançerini hâbil yüreğime saplıyor, sen öyle gül gibi bülbülü kendi köşesinde inletiyor, sen öyle bir tül gibi akşamları gönlümün ufuklarını kaplıyor, sen öyle sel gibi hasretinle gözlerimden akıyor, sen öyle el gibi yanımdan geçip gidiyorsun…

Ahhhhhhh…. Sigaramdan çektiğim her duman, kederle yere düşüp ölüyor… Ah’tan öteye geçemediğim her şiir, gerisini getiremeden bitiyor… Ahır Dağı’ndan çarpan her rüzgâr, beni bir gezegen gibi yörüngene itiyor… Ne zaman Şems’im olmuşsun da haberim olmamış. Ne zaman kalbimin sırça evini satın alıp oturmuşsun da kalbimdeki sevinçlere bile yer bile kalmamış. Ne zaman sen gözlerime bakıp gülmüşsün de o günüm, sana canımı kurban diye getirdiğim bir kurban bayramının sevincine dönüşmemiş… Ne zaman sen ufukları tutar gibi pencerenden gökyüzüne bakmışsın da, yıldızlar yüreğime muştu vurup “Sevgilin bizi izliyor, gel sen de beraber izle!” dememiş…

Gittiğin her yere beni yörüngesine hapsedip sürükleyen sevgilim…….. Özgürlüğümü 3 dinara satıp gözlerinin siyâhi kölesi olmuşum… Şimdi bu Kenan’da Yusuf’un öyküsüne ah dolu kirpiklerim bir mızrak gibi çekilip o öyküyü çoktan unutturdu… Mecnun’un ancak adı var diyor Fuzuli… Kabe’de ettiği dua, ona Leyla’yı unutturdu. Ahır Dağı’na fısıldadığım her sır, ona Ferhât’ı unutturdu. Toprağa çizdiğim her “Ayın” harfi, levhalara aşkını nakşeden Kerem’i unutturdu. Derdime gösterdiğim ahd-ü vefâ, bana Merhemi unutturdu. Çevrende ettiğim her say, bir tepeden bir tepeye say eden Hacer’i unutturdu. Kederimi katlayan her şedde, bana ötre’yi harf-i cer’i unutturdu. Şahdamarlarımda yürüdüğün her saniye, kalbime atmayı unutturdu. Cümlelerini kaybeden lal-ü ebkem dil, kalemime yazmayı unutturdu. Öyle bir başkent kurdun ki içimde, bir siyah bakışın bana Şehr-i İstanbul’u unutturdu. Öyle bir ateş düşürdün ki içime, Mecusi’ye yıldızları ve ateş’i unutturdu. Her sabah uyandığımda bana gülümseyen ruyetin, penceremden doğacak güneşi unutturdu. Su bile ateşi söndürmeyi unuttu da ben seni unutamadım ahhhhh……..

Şimdi kimbilir hangi beldede, hangi şehirde olan sevgilim… Dün dizinin dibinde sana Yemen kadar uzakken, şimdi belki çok çok uzak bir şehirde hala dizinin dibindeymişim gibi sana öyle yakınım… Dün sanki Ay’a elimi uzatır gibi yüzün öyle uzakken, şimdi rüzgar olup dudaklarını öpecekmiş kadar sana yakınım… Et bile tırnaktan kolay ayrılmazken ben sana canımı bağlayıp ölsen ben de ölecek kadar sana yakınım… İsa, günah taşımaktan vazgeçse, ben ahrette günahlarını üstlenecek kadar sana yakınım… Musa, asasını denize düşürse, ben gönlümdeki ateşle Kızıldeniz’i söndürecek kadar sana yakınım… Demirler Davud’un örsüne karşı gelse, ben vücudumdaki Toprak ve Demir’le adını örecek kadar sana yakınım… Her gece Züleyha gibi rüyamda Yusuf’u görecek kadar sana yakınım… Vallâhi aldığın her nefesi ben dudaklarımdan verecek kadar sana yakınım…

Esrâr Dede gibi, gökyüzünde dönüyor, dönüyor, dönüyorum. Sanıyor ki kuşlar, Mevleviler gibi ben de “sema” ediyorum… Oysa ben, beytinin üzerinde pencerenden başını uzatacağın tek bir ânın bekçisiyim… Oysa ben, ağaçlara ilkbaharı müjdeleyen ve önce senin bahçene düşen bir cemrenin elçisiyim… Oysa ben, hasretini tesbih tesbih sayan aşk vadisinin dervişiyim… Oysa ben sensizliğin inkârcısı, sessizliğin ermişiyim…

Ahhhhh….

Döner döner bakarım, “kuy-i yâr”e âhhhhhh ederim…..

Mehmet Akif Ardıç (Akhenaton),
22 Şubat 2017, Adana.

 8 
 : Şubat 21, 2017, 02:53:51 ÖS 
Başlatan Altaytigin - Son İleti Gönderen: Altaytigin
GIRGIR  ‘VIRVIR’IYLA KAPATILDI

On yediye on yedi…
17 Şubat 2017 günü, bir karikatür gündemin en çok konuşulan konularından biri oldu.
Alıntı:
Gırgır dergisi, tepkiler üzerine Twitter hesabından:
“Yorgunluk ve uykusuzluk nedeniyle basım öncesi fark edilmeyen bu ‘berbat’ karikatür nedeniyle incitmiş olduğumuz herkesten özür dileriz”
mesajı paylaştı.
-
Sözcü gazetesi bünyesindeki mizah dergisi Gırgır, Hz. Musa'ya hakaret içeren Seyfi Şahin'e ait bir karikatür yayımladı. Karikatür sosyal medyada büyük tepki çekince, imtiyaz sahibi şirket DERGİYİ KAPATTIKLARINI açıkladı.
-
Yayıncı şirketin avukatı tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
"Gırgır dergisinin son sayısında yayımlanan hoş olmayan karikatür nedeniyle yayıncı şirket Gırgır dergisinin kapatılmasına ve dergide çalışanların tamamının işten çıkarılmasına karar vermiştir. Bu karikatürün yayımlanması en başta toplumumuzu rahatsız ettiği gibi, yayıncı şirketi de çok rahatsız etmiştir.
Karikatürün firmayı zor durumda bırakmak amacıyla kötü niyetli çalışan kişi veya kişilerce yayımlandığını düşünüyoruz. Kasti bir tutum söz konusudur.
Dini değerlerin aşağılandığı bu karikatür kötü niyetli bir tutumla çizilerek, yayıncı şirkete danışılmadan, adeta gizlenerek, son anda habersizce yayına verilmiştir.
Bunu yapan çalışanlar dini değerleri aşağılamak suretiyle suç işlemiştir.
Buna sebep olan çizer ve çalışanlar hakkında yayıncı firma olarak Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunacağız."
Gırgır dergisinde yayınlanan ve Hz. Musa ile yanındakiler arasında geçiyormuş gibi çizilen karikatürde, Hz Musa’nın durmadan konuştuğu, amiyane tabirle ‘kafa ütülediği’ne işaret ediliyor.
-
BAŞLIKTA:
"MUSA KIZILDENİZ'İ AYIRIR VE YAHUDİLERİ KURTARIR"

KARİKATÜRDE:
ELİNDE ASASIYLA ÇİZİLEN HZ. MUSA:
“ASAYI YERE BİR VURDUM KIZILDENİZ İKİYE AYRILDI. İSTERSE AYRILMASIN.”

ÇEVRESİNDEKİ İNSANLARDAN BİRİ:
“ÇENENİ SK (SinKaf)”

DİĞERİ:
“YOL BOYUNCA KAFAMIZI SK (SinKaf),  Bİ SUSMADI
MADEM GÜCÜN VAR, DENİZİ YARACAĞINA ASKERLE SAVAŞSAYDIN YA.
NEYSE MUHABBET AÇMİM”


KUCAĞINDA BEBEK OLAN BİR DİĞERİ (Kadın):
“NE KAFA SK (SinKaf),  BE  DAYI”

Karikatürde yapılan GIRGIR / VIRVIR aynen böyle.

Şimdi buna “MİZAH MI(!)” diyelim?
Zaten de kimse mizah diyemedi.
Bazı karikatüristler Musevî karikatüristlerden çizilmiş örnekler vererek, onların kendi peygamberleriyle “mizah” yapmaktan çekinmediklerini, tepki almadıklarını ve ceza görmediklerini yazmışlar, çizmişler.

Onların nerede, ne zaman çizdikleri bizi dolaylı ilgilendirir.  
İşin aslına bakarsak dolaylı bile değil, doğrudan ilgilendirir de, mesele bu değil.
Zira bunu çizen “ileri zekâ”lı güya Museviliği mizah konusu yaparak hafife alıyor, hakaret ediyor, küfrediyor…
Küfürlü olmasaydı ‘belki farklı düşünmüş olabilir’ der miydik, bilemiyorum…

Hani ilk gençlik yıllarımızda suya düz taş atarak sektirmeye çalışır ve kaç defa sektirdiğimizi sayardık ya…
Bu da biraz öyle bir anlayışla “bir taşla iki kuş vurma” veya “bir taşla su üstünde birkaç defa sektirme” zihniyetiyle çizilmiş, yazılmış bir aşağılama, bir hakaret...

Kutsalı olmayanların ‘kutsalları sallama’ zihniyeti.
Açıkçası “ATEİST”lerin inananların inançlarıyla dalga geçmesi, onları aşağılaması ve küçük görmesi.

Ne zekâ ama değil mi?
*
Kısaca kutsal kitaplarda konu nasıl anlatılmış, ona bakalım.
Alıntı:
TEVRAT:
MISIR’DAN ÇIKIŞ (EXODUS), BÖLÜM 14:

16 - Sen değneğini kaldır, elini denizin üzerine uzat. Sular yarılacak ve İsrailliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçecekler.

21 - Musa elini denizin üzerine uzattı. RAB bütün gece güçlü doğu rüzgârıyla suları geri itti, denizi karaya çevirdi. Sular ikiye bölündü.

28 - Geri dönen sular savaş arabalarını, atlıları, İsraillilerin peşinden denize dalan Firavun'un bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı.
*
Alıntı:
KUR’AN-I KERİM:
Şuara Suresi, 63 – 68. Ayetler:
“Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.”

Görüleceği üzere, semavî kitaplarda bu mucizevî olay hemen hemen aynı anlatılmış. Çok fazla fark olması da zaten beklenemez. Özde değil, ancak sonradan değiştirilen kısımlarda (Tevrat için) uyuşmazlıklar olabilir.

ÖNCE ÇİZERİN BAKIŞ AÇISIYLA KENDİNE SORALIM.
Eğer Hz. Musa, asasıyla vurup denizi yarmasaydı da, asasını peşlerinden gelen Firavun’un askerleri üzerine tutarak, yine mucizevî bir şekilde helâk etmiş olsaydı, o zaman inanacak mıydın?
Kesinlikle inanmayacaktı.

Sadece inanan bir fert olarak birlikte akıl yürütmeye çalışalım.

HZ. MUSA, PEŞİNDEN GELEN ASKERLERİ ASASIYLA YOK ETMİŞ OLSAYDI:
1- Öncelikle insanların hiçbir konuda mücadele etmelerine gerek kalmayacak, her şeyi peygamberlerden bekleyeceklerdi. Yani ‘hazırcı” inananlar topluluğu oluşacak, her dönem için bir peygamber beklenecek, gerçekten gelmezse Allah inancı ortadan kalkacaktı. Sahte peygamberler, büyücüler, üfürükçüler toplumları istedikleri gibi kullanacaklardı.

2- Hz. Musa’ya “İLAH” gözüyle bakılacak, Allah’a inanmak yerine Hz. Musa’ya tapacaklardı. (Böylece bütün güçlüler; krallar, firavunlar, şahlar, padişahlar, şeyhler, şıhlar, kabadayılar, asiller(!) “ben Allah’ım” diye toplumlara hükmedeceklerdi.)

3- Allah’a inancın tam olması gerektiğini, Allah dilerse gönülden inananları zor durumlardan kurtaracağını bu olayda olduğu gibi örneklerle ispatlamış ve kendi gücünü ortaya koymuştur.

4- Allah’ın emirlerini yerine getirmekle kurtuluşa ulaşılacağına açık delildir.

5- Yerin, göğün, canlı cansız her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O, ne dilerse o olur
.
Alıntı:
Eski Ahit’in “Mezmurlar” bölümündeki 8. dua, farklı akıntıların varlığına “denizdeki yollar” ifadesiyle işaret etmektedir:
“Göğün kuşlarını ve denizin balıklarını, Denizlerin yollarında dolaşanların hepsini, Onun ayakları altına koydun.” (İncil - Kitab-ı Mukaddes)

Denizler içinde sıcak su ırmakları (Gulf Stream – Körfez akıntısı, ki debisi 30 milyon metreküp, Missisipi Nehri’nin birkaç yüz katı, ortalama sıcaklığı yaz – kış 25 derece) akıtan Allah’ın, acı deniz sularından tatlı su gölleri, ırmakları ve hatta iç denizler oluşturmasına engel olur mu?..
-
Konum olarak Sibirya ile aynı enlemlere denk düşmesine rağmen Kuzey Avrupa’da kutup bölgesi soğuğu yoktur. Bu sıcak su ırmakları, Kuzey Avrupa'nın, özellikle de İngiltere'nin ikliminin ılıman ve nemli olmasını sağlamakta ve yaşanılır kılmaktadır...

Bunun adı, “mümkün olmayanın mümkün kılınması”dır…
*
Bu durumu daha iyi anlamak için Kur’an’dan bir iki ayet daha ekleyelim.
Alıntı:
Furkân Sure, 53. Ayet:
“O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.” (Diyanet İşleri meali)  
*
Alıntı:
RAHMAN Suresi’nin 19. ve 20. ayetleri:
“İşleri (Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar. (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.” (Diyanet İşleri meali)
* Baltık Denizi ile Kuzey Denizi'nin kavuşup karışmaması.
* Atlas Okyanusu ile Akdeniz'in birbirine kavuşup karışmaması…

Bunun izahı kısaca, deniz sularının tuzluluk seviyelerinden kaynaklanan ‘özkütle - yoğunluk’ farkından dolayı, yüzey gerilimi oluşması ve bu nedenle farklı iki özellikteki suyun moleküllerinin birbirine bir itme uygulaması şeklindedir.

DENİZLERİ BİRBİRİNE KAVUŞTURUP KARIŞTIRMAMAK DA, YARMAK DA ALLAH’A MAHSUSUTUR.
*
Alıntı:
Zumer Suresi - 27. Ayet:
“ANDOLSUN, ÖĞÜT ALSINLAR DİYE BİZ BU KUR’AN’DA İNSANLAR İÇİN HER TÜRLÜ MİSALİ VERDİK.”  (Diyanet İşleri meali)
-
Alıntı: Nahl Suresi, 90. Ayet
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder;
HAYÂSIZLIĞI, FENALIK VE AZGINLIĞI DA YASAKLAR.
O, DÜŞÜNÜP TUTASINIZ DİYE SİZE ÖĞÜT VERİYOR.”
(Diyanet İşleri meali)
*
Allah; gören gözler, düşünen akıllar, öğütlerden feyiz alan kullardan olmayı nasip etsin.

Altay Tigin
20 Şubat 2017

 9 
 : Şubat 18, 2017, 12:03:19 ÖÖ 
Başlatan Altaytigin - Son İleti Gönderen: Altaytigin

HARAM DİYE

Gel dedikçe sabret dedi gelmedi
Sabır nedir, kıymet nedir bilmedi
Af dileyip şu gönlümü almadı
Haram diye cevap vermez gönülden

Sol yanında çiçek açan dalındım
Kelam ehlin, tatlı dilin, balındım
Helal dedim, yerden yere çalındım
Haram diye cevap vermez gönülden

Kurşun kalem acı söze dayanmaz
Kömür ile renkli resim boyanmaz
Şimşek çaksa sinedeki can yanmaz
Haram diye cevap vermez gönülden

Bulut olsan gözlerimde yaş olur
Yaz baharda hasret bana kış olur
Beyaz tende gonca güller düş olur
Haram diye cevap vermez gönülden

Her nefeste gümbür gümbür atardım
Gece gündüz hayal kurup yatardım
Aşk uğruna billâh canı satardım
Haram diye cevap vermez gönülden

Altay Tigin
16 Şubat 2017

 10 
 : Şubat 17, 2017, 11:23:39 ÖÖ 
Başlatan Akhenaton - Son İleti Gönderen: Akhenaton
Bu yazıda “saklı” bir define sandığının “gizlenmiş” bir haritası yok. Yüzlerce kişinin değil, dünyada bir yerlere dağılmış, “akrebin yolculuğu” kelimesini birgün bir sebeple işitmiş en fazla 20-30 insanın belki bugün belki yıllar sonra okumasını ümit ettiğim, ama sonuna geldiklerinde sadece 2-3 kişinin gerçekten de anlatılanları anlayabileceğini bildiğim bir yazı. Benden daha uzun nefes almış ve benden çok önce bu yoldan geçmiş insanların zaten birçoğunun bildiği, kazanılması güç olan, ama kazanmak için de birçok bedeller ödediğimiz bir hazine... Yani DENEYİMLER… Bugüne kadar okumuş olduğum bütün kitapların ve “43” yaşımın toplamının sadece bir özeti.

Okuyacak vaktim yok diyeceklere eyvallah… İşim gücüm var diyenlere eyvallah… Bu tecrübeleri zaten benden çok önce edinmiş ablalarımıza, abilerimize eyvallah… Senle yolculuk ederim, ne anlatacaksın merak ettim diyenlere eyvallah… Dostum, bu adam neden bahsediyor diyenlere eyvallah…

Müslüman izzetli olmalıdır diyenlere eyvallah… Rabbini dost edinenlere eyvallah… İnsanlar uyurken namaz kılanlara eyvallah… İnsan ziyandadır’ı okuyanlara eyvallah… Nefislerine zulmetmeyenlere eyvallah… İstikbalden vazgeçen Minyeli Abdullah’lara eyvallah… Bir davayı sahiplenenlere eyvallah… Ailesine haram lokma yedirmeyenlere eyvallah… Vatan için nöbet tutanlara eyvallah… Derdi davası olanlara eyvallah… İzzetli kederleri, onulmaz yarası olanlara eyvallah… Her namazda Resul’ü imam bilenlere eyvallah… Rablerinden gelen sıkıntılara karşı, gözleri gülenlere eyvallah… Yetimin gözyaşlarını silenlere eyvallah… Yüzlerine baktığında Allah’ı hatırlatanlara eyvallah… Gösterişsiz namaz kılanlara eyvallah…

Göründüğü gibi olanlara, olduğu gibi görünenlere eyvallah… Yaşadığı gibi iman etmeyen, inandığı gibi yaşayanlara eyvallah… “La” diyenlere eyvallah… Tağut’u ve Belam’ı reddedenlere eyvallah. Şahsiyetlerimizi inşa eden kıymetli öğretmenlerimize eyvallah… Emekleri ödenmez babalarımıza, annelerimize eyvallah. Gündüz simit satan, gece meal okuyan abilerimize eyvallah… İnancı için çile çeken ablalarımıza eyvallah…

Bu vatan için kurşun atan, kurşun yiyenlere eyvallah… Yüzü her daim gülümseyenlere eyvallah… Davasını istikbalinden daha önemseyenlere eyvallah… O’ndan gelen hüzünlere, kederlere eyvallah… Arkadaşı namaz kılarken yanında nöbet tutan erlere eyvallah. Köz köz olmuş ciğerlere eyvallah.

Ben bir araba alırım, ama başka vatan bulamam diyen ve arabasını tankın üstüne süren abilere eyvallah. Oğlunu şehit veren, vatan sağolsun diyen annelere eyvallah. Elinden ve dilinden emin olunanlara eyvallah… Önce kaybedilen, sonra bulunanlara eyvallah. Allah’ın ipine sımsıkı sarılanlara eyvallah… Dolu dolu geçip giden zamanlara eyvallah…

Kuran’da anılan bütün peygamberlere eyvallah… O’ndan gelen hayırlara ve şerlere eyvallah. Ali’lere, Ebubekir’lere, Osman’lara, Ömer’lere eyvallah. Ölümü hatırlatan mermerlere eyvallah. Uyarıcı’lara yoldaşlık eden mimberlere eyvallah. Yerini sevince bırakan kederlere eyvallah… Devası Rabbim olan bütün dertlere eyvallah…

Rabbinin huzuruna çıkıp ne büyük dertlerim var değil, dertlerinin karşısına dikilip ne büyük Rabbim var diyenlere eyvallah. Başlarını sadece Rabbinin önünde eğenlere eyvallah. Derdini merheminden çok sevenlere eyvallah. Bize ilimden önce edebi öğretenlere eyvallah. Altı çizilen satırlara, üstü çizilen metinlere eyvallah.

Dostum, dedim ya, bir akrebin yolculuğu bu; ister sırtını dön ister yoldaşlık et, ister Yunus diye görün, ister Molla Kasım’lık et, ister “merhaba” de ister “Allah’a emanet”; bizi dostu bilenin her türlüsüne eyvallah…

Akrebin Yolculuğu 1. Bölüm ----------->

Sayfa: [1] 2 3 4 5 6 ... 10