Gizliilimler.Org

Gizli dünyaların kapısını aralamaya hazır mısın?

İhanet mi?

Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı ve şifrenizi girin

Haberler:

Sayfa: [1]
*GönderenKonu:

İhanet mi?

(Okunma sayısı 312 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


Çevrimdışı Hikmet Çiftçi
Süper Moderatör
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
********
Ruh Hali: Huzurlu
Rep Puanı: 141
Üye No: 793
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
İleti: 850
Nice dostlar gördük, içten gülen güldüren...

  • Profili Görüntüle

İhanet mi?

« : Şubat 08, 2019, 05:05:11 ÖS »


İHANET Mİ?...
(Yaşanmış bir hikâye)

Turist rehberinin sesi duyuldu:

Teşrifatçılar büyük bir heyecanla, güler yüzlü bir tavır ve sımsıcak bir ses tonuyla:
“Welcome, welcome!..” diye yol gösteriyor, hatta turist kafilesinin valizlerini taşımak için adete birbirlerinin ellerinden kaparcasına hızla hareket ediyorlardı.
Otelin giriş kapısının merdivenlerinin orta yerinde ayakta bekleyen baş teşrifatçı Mısırlı Beşir:
“Here you are!.. Here you are!..” diyerek esmer yüzünün kısa kara bıyıklarının altından ışıldayan dişlerinin neredeyse tamamını göstererek ve adeta temennada bulunarak gelenleri selamlıyordu. Arada bir farklı cümleler de kuruyordu.
“Willkommen zu!.. Willkommen zu!..”

Valizler ve çantalar içeriye alınırken turist rehberi, kapıdan içeriye girenlerin pasaportlarını tek tek alıp resepsiyona (kabul elemanına) uzatmıştı. Hepsi otel defterine işlenmiş, odalarına çıkartılmıştı.
Odalarından dinlenme salonuna inenlere “odanızda bir eksiğiniz, bir isteğiniz var mı?” diye soruluyordu.
Çoğu memnuniyetini dile getiriyor, teşekkür ediyordu.

Şimdi biraz keyif zamanıydı.
En başta Türk kahvesi içilmeliydi. Bir kısmı da yorgunluğunu çay içerek atmaya çalışıyordu. Sıcaktan etkilenmiş olanlar da diledikleri soğuk meşrubatları tercih ediyordu.
Gençler biraz daha hareketlerinde serbestçe davranıyorlar, koltuklarda yayılarak oturuyorlardı. Kızlar, kadınlar hareketlerinde ve tavırlarında oldukça rahattılar.
Açılan, görünen, görünmemesi gereken yerleriyle pek de ilgilenmiyorlar hatta böyle bir şeyi aklılarından dahi geçirmiyorlardı.
Rahattılar…
Biraz daha olgun erkekler ve kadınlar daha derli topluydular.

Bu sefer gelen Alman turist kafilesiydi.
Zaten gelenler çoğunlukla Almanlar yahut İngilizlerdi. Arada Hollandalılar ve İtalyan kafileler de otelin müşterisi oluyordu.

Aralarında en çok dikkatimi çeken iki arkadaş olmuştu.
Bunlardan bayan olanı tahminen yirmi beş, otuz yaşları civarında, sarı saçlı, mavi gözlü, güler yüzlü, boylu poslu, zarif, düzgün vücutlu, pırıl pırıl bir tene sahip, çok hoş ve bir o kadar da tatlı görünüşlü, adını kulak misafiri olduğum sırada duyduğum Alicia’ydı.
Erkek arkadaşının en bariz özelliği, oldukça iriyarı olmasıydı. Bayağı uzun boylu, geniş omuzlu, seyrek açık sarı saçlı, kızıla çalan dolgun kahverengi keçisakallıydı. Oldukça ağır başlı, sakin, olgun ve saygılı biriydi sanki.
Bakışları ne çok sıcak, ne de çok soğuktu. Sanki hep bir kararlılık havası esiyordu bakışlarında.
Viking savaşçısının sivil giyimlisi…
Yan yana oturmuşlar içeceklerini yudumluyorlardı. Arada Alicia, koltuğunda hareketlenip dokunmak istercesine Alhwin’e doğru yaklaşıyordu.
Alicia, yerinde duramayan, cıvıl cıvıl, heyecanlı, hareketli, oldukça sevimli ve sevecen, çok cana yakın tavırlar sergilemesine rağmen Alhwin, onun yanında çok babacan, çok ağırbaşlı, çok fazlaca olgun, her haliyle ve oturmuş tavrıyla tam iki zıt kutbun temsilcileri olmuşlardı.
Gerçekten zıt kutuplar birbirini çeker miydi?
Görüntü hiç de öyle değil gibiydi.
Bunlar yol arkadaşı mıydılar, yoksa sevgili mi?
Evli olma ihtimalini düşünemiyorum.
Yok yok, olamazlar da…
Zira pek analaşabileceklerine inanamıyorum veya inanmak istemiyorum.

Ertesi gün öğlen saatlerine doğru yeni bir tur otobüsü ve yeni bir kafile…
Yine aynı koşuşturma, aynı heyecanlı karşılama töreni ve kısa bir dinlenme molası…
Gün akşam olmuş, iki tur otobüsünün turistleri topluca gezecekleri yerleri gezdikten sonra akşam için serbest dolaşma zamanı bırakmışlardı.
İsteyen otelde odasına çekilip dinleniyor, isteyen dışarıda İstanbul’un gece hayatına akıyor, isteyen sohbet ederken çay kahve keyfi yapmak üzere dinlenme salonunu tercih ediyordu.
Bu arada boş durmayanlar da vardı elbette.
Baş teşrifatçı Mısırlı Beşir hiç vakit kaybetmeden, o sıcak, o cana yakın tavrı ve kıvrak İngilizcesiyle her zaman yaptığı gibi av peşinde koşuyor, mutlaka hem patrona, hem de kendine en güzellerinden iki turist ayarlıyordu.

Bir ara gözüme Alicia ilişti.
Allah Allah!..
Yanlış mı görüyorum?
Bu bizim Alicia da, yanındaki kim?
Sanırım memleketlerinden tanıdığı bir dostu, arkadaşıdır. Alhwin, Alicia’nın öbür yanında oturmuş, ancak onların konuşmalarına pek katılmıyordu. Hatta halinden pek de memnun göründüğünü söylemek mümkün değildi.
Neden sonra Alhwin’in koltukta yalnız kaldığı dikkatimi çekti.
Oldukça sıkıntılıydı.
İyiden iyiye durgundu. Sanki donmuş gibiydi.
Bir zaman sonra gülücüklerle, şen şakrak tavırlarla Alicia, yeni tanıştığı Dedric ile aşağı inmişler, buz kalıbından heykele dönmüş Alhwin’e bir şeyler söyleyip, birbirlerine sırnaşarak, neredeyse sarılarak kapıdan dışarı atmışlardı kendilerini.

Dedric mi?
Ufak tefek, köse sakallı, hafif yanakları çökük gibi görünen, alnında uçuşan tel tel uzun açık kahverengi saçlı, konuşkan, konuşurken yüz ve el kol hareketleriyle konuşmalarına daha çok anlam katan, sokulgan, sıcak, ikna edici, çekici bir tip.
Sanki tavır ve davranışlarıyla Alicia’nın erkek benzeri. Her ne kadar Alicia, Alhwin’in yanında çok hareketli görünüyormuş gibi gelse de insana, Dedric’in yanında tam da kendini bulmuştu sanki.

Turlarla gelen turist kafileleri genellikle otelde iki veya en fazla üç gün kalıp yollarına devam ederlerdi. Münferit gelenler diledikleri kadar kalırlar, hatta onlara özel indirimler bile yapılır, her istedikleri de mümkün olduğunca yerine getirilirdi.
Memnun etmek, en güzel şekilde ağırlamak otelin temel prensibiydi.
Müşteri her daim haklıydı.
Ne isterse eksiksiz yerine getirilirdi.

Ve iki gün sonrası…
Sabahın erken sayılabilecek saatleri.
İlk gelen kafile valizlerini ve çantalarını otobüse vermiş, kahvaltı yapanlar kahvaltılarını bitirmişti bile.
Bir kısmı da otobüste koltuklarına yerleşmişti.

O ses, yani rehberin sesi:
“Otobüsümüz hareket etmek üzere…
Herkes Otobüse binsin!..
(Jeder steigt in den Bus!..)”

Kafiledeki yolcuların hemen hepsi yerlerine oturmuş, otobüsün hareket etmesini beklerken camdan dışarıya bakıyor, hatta otel çalışanlarına tebessüm ederek memnuniyetlerini belirtircesine el sallıyorlardı.
Sadece biri hâriç.
Otobüsün kapısı önünde yarı yönü kapıya bakarken diğer yarı yönü otel kapısına dönük duruyordu.
Ümitsizce bekleyişin tükenmek bilmeyen ilk dakikalarıydı bu anlar.
Bir gözü rehberde, “biraz daha, biraz daha bekleyelim” dercesine bakıyor, her saniye yüzündeki hüzün dalgaları artarak kesifleşiyordu.
Ne bir adım otobüse atabiliyor, ne de gözünü otel kapısına çıkan merdivenlerden ayırabiliyordu.
Sanki otel kapısı kapalıymış da her an açılacakmış gibi ümitsiz bir bekleyişin buz kesmiş heykeline çevirmişti, bu bekleyiş Alhwin’i.
Yoktu, otelin açık kapısından süzülen ne bir el, ne bir ayak.
İnsan siluetini andıran ufacık bir gölge bile yoktu…
Koskoca çam yarması gibi görünen Alhwin, olduğu yerde küçülmüş, otobüs kapısının ilk basamağına adım atacak takati kalmamıştı.

Bunlar bütün gece Alicia ile birlikte değiller miydi?
Hâlbuki ilk geceyi aynı odada geçirmişlerdi.
Hani bunlar arkadaş veya sevgiliydiler?

Ve son uyarı:
“Kapıları kapatıyoruz, haydi!..”
Otobüs hafifçe kalkış yapınca Alhwin, otel merdivenlerinde bıraktığı bakışlarını çaresizce toparlayıp otobüs basamağına çevirdi ve düşecekmiş gibi halsiz ve isteksiz bir hareketle otobüse binip gözlerini tekrar otel kapısına dikti.
Bir türlü koltuğa oturtamamıştı kendini.
Otobüs bir eksikle kalkmıştı.
O kadar anlayış gösterdiği Alicia’sı gelmemişti.
Asıl eksik olan Alhwin’di.

Vakit ertesi günün aynı saatleri.
Sonra gelen tur otobüsü yolcuları yerlerini almış, otobüsün kalkışını bekliyorlardı. Zira bir yolcusu henüz binmemişti. Kısa süreliğine o bekleniyordu.
Yine aynı uğurlama seremonisi…
Yine bir önceki ikaza benzer uyarılar…
Geceyi birlikte geçirdikleri anlaşılan yeni sevgililer el ele tutuşmuş, koşarcasına, koşmak ne kelime uçarcasına kendilerini otel merdivenlerinden otobüsün basamağına kondurmuşlardı bile. Tur yetkilisiyle kısa bir görüşmeden sonra, ikinci tur otobüsü de hareket ederken yüzler gülüyor, eller “allahaısmarladık” ve “tekrar görüşmek üzere” dercesine karşılıklı sallanıyordu.

İkinci tur otobüsü bir fazlayla kalkmıştı.
Aslında fazlayla değil, yarım olan bir yolcusu diğer yarımıyla bütünleşmişti.
Yani sayı tamamdı.

İhanet! (…mi?)

Hikmet Çiftçi
21 Aralık 2018

facebookta paylaş

Kayıtlı

Nice dostlar gördük, içten gülen, güldüren
Nice dostlar gördük, dıştan gülen, öldüren…

Sayfa: [1]