Gizliilimler.tr.gg

Gizli dünyaların kapısını aralamaya hazır mısın?

Ahmet Haşim (Hayatı, Sanatı ve Edebi Kişiliği)

Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı ve şifrenizi girin

Sayfa: [1]
*GönderenKonu:

Ahmet Haşim (Hayatı, Sanatı ve Edebi Kişiliği)

(Okunma sayısı 1337 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


Çevrimdışı Akhenaton
Admin
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
***************
Ruh Hali: Mesgul
Rep Puanı: 5
Üye No: 1
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
Nerden: Paralel Evren
İleti: 4313
Üstüme düşme benim...

  • MSN Messenger - lusiyen@hotmail.com

  • Profili Görüntüle
  • E-Posta

Ahmet Haşim (Hayatı, Sanatı ve Edebi Kişiliği)

« : Haziran 01, 2012, 02:50:24 ÖÖ »
Ahmet Haşim
Hazırlayan: Akhenaton

Hayatı

«Melali anlamayan nesle aşina değiliz; Sana yalnız bir ince taze kadın; Bana yalnızca eski bir budala diyen bugünkü beşer, bu sefil iştiha, bu kirli nazar, sende, bende bir mana bulamaz.» (Ahmed Haşim)

Ahmed Haşim, asrımız şair ve edebiyatçılarındandır. 1883'de (Kimi kaynaklarda 1884, 1885, 1886 hatta 1894) Bağdat'ta doğmuştur.[1] Babası, Bağdat'ın tanınmış ve bir çok bilgin yetiştirmiş Alûsîzadeler ailesinden [2] Fizan mutasarrıfı [3] Ahmet Hikmet Bey, annesi ise yine Bağdat'ın ileri gelenlerinden Kahyazadeler'in kızı [2] Sara Hanım'dır.[4] Yine bu aileden Bağdatlı Emin Efendi, ilk Meclis-i Ayan üyelerindendir.[2] Sülalesinden daha birçok alim yetişmiştir.[1]

Arif Hikmet Bey, Bağdat çevresinde çeşitli memuriyetlerde ve Bağdat mutasarrıflığında bulunmaktadır. Biri kız, ikisi erkek üç kardeşin en büyüğü olan Ahmed Haşim'in çocukluğu, Bağdat'taki bu aile ortamı içerisinde geçer.

«Bir valide, bir zevc-i mukadder, sonra müphem,
Bir ince çocuk çehresi ben, müzlim-i ebkem»


mısralarından da anlaşıldığı gibi, hastalıklı bir anne, buna çok üzülen şefkatli bir baba (kimi kaynaklara göre tam aksi; sert, şefkatsiz ve acımasız bir babadır bu) , hüzünlü, karanlık ve sessiz günler, Ahmed Haşim'in çocukluk günlerinden hatırladıklarıdır. Annesi ve Dicle ile ilgili anıları, Dicle üzerindeki sıkıcı, gamlı-kederli, hüzünlü gezileri "Şi'r-i Kamer"de en güzel şekilde anlatacaktır. Yine Şi'ri Kamerlerin dördüncüsü olan "Hazan" şiirinin yedi, dokuz ve on dördüncü mısralarından anladığımıza göre 1892-1893'te, [2] 8 yaşındayken annesini kaybeder.[1] Bu ölüm, Ahmed Haşim'in genç kalbine ümitsizlik, dehşet, korku, öfke ve nefret gibi duyguları yerleştirir.[2] Babası, katı bir adamdır. Oğluyla pek ilgilenmez. Bundan ötürü, Hâşim, annesinin ölümüyle derinden yaralanır. Onunla geçirdiği günleri yıllarca unutamaz.[4]

12 yaşına kadar düzgün bir tahsil göremez.[1] Çünkü Arif Hikmet Bey'in görevleri nedeniyle sürekli dolaşması, küçük Haşim'in öğreniminin aksamasına yol açmıştır. Bu nedenle babasıyla [2] 1895'te İstanbul'a geldiğinde, [1] henüz Türkçe'yi bile öğrenememiştir. Türkçe'yi öğrenmesi için; [2] babası, onu önce Nümune-i Terakki Okulu'na, ertesi sene de Galatasaray Sultanisi'ne yatılı olarak verir. Ahmed Haşim, alışmadığı bu çevrede tamamen içine kapanık bir duruma düşer. Okulda en sevdiği ders [1] matematik olmasına rağmen, zamanla Ahmet Hikmet Müftüoğlu gibi değerli bir edebiyat öğretmeni, İzzet Melih (Devrim), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Abdülhak Şinasi (Hisar), Emin Bülent (Serdaroğlu) gibi ilerde edebiyat dünyamızda ün yapacak arkadaş topluluğu bulur. Bu ortam ve topluluk arasında Ahmed Haşim'in edebî yeteneği ve zevki ortaya çıkar. Aynı zamanda çok iyi öğrendiği Fransız ve diğer Batı şairlerini yakından tanımakta ve anlayabilmektedir. Van Bever ve Paul Lâautaund'un "Antologie des poâtes d'aujourdhui"sini Galatasaray sıralarında okur.[2]

Bilinen ilk manzumesi olan "Leyâl-i Aşkım", 1901'de "Mecmua-i Edebiyye"de yayınlanır. Bu dönemde Muallim Naci, Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret ve Cenab Şahabeddin'in tesiri altında kalır. Son sınıfta iken Fransız şiirini ve sembolistleri tanır. Bundan sonra kendi şahsiyetini gösterir ve ilk şiirlerini kitaplarına almaz.[5][6]

Ahmet Haşim, bir yazısında, bu yıllarda edebiyatla nasıl ilgilenmeye başladığını şöyle anlatır:

«Küçükken, edebiyat denilen şeyi sezmezdim. Akrabamdan bir süvari zabiti vardı. Hafta tatillerinde koltuğunda bir sürü kitapla bizim eve gelirdi. Zavallı, savaşta öldü. Birgün, bizde kalan kitaplarını elime aldım. Şurasına burasına göz atarken ilgiyle okumaya başladım. Bunlarda, Muallim Naci ve yaşıtlarının şiirleri vardı. Sonra nasıl bir boş dakikamdı bilmiyorum. Onlara benzer bir şey yazmak arzusu, içimde uyanıverdi. Bir şiir yazdım. (Leyâl-i Aşkım) Fakat o kadar saçma ve manasız buldum ki, okuldaki çekmeceme attım. Arkadaşlarımdan biri, benden habersiz bu çekmeceyi karıştırırken bu saçma şeyi bulmuş ve o zamanlar yeni yayınlanmaya başlayan Mecmua-i Edebiye adlı dergiye göndermiş. Ben, dergiyi okurken "Manzumenizi pek beğendik." diye bir kaç söz görünce hayretler içinde kaldım. Galatasaray'da Ziya Bey adında bir Fransızca öğretmenimiz vardı. "Haşim Efendi, sen şiir yazıyormuşsun. Ben, senin ciddî şeylerle uğraşmanı arzu ederdim" dedi ve üç sene, şairliği bıraktım.»

Ahmet Haşim ve arkadaşları, Galatasaray Lisesi'nde teneffüs zamanlarında coşkulu edebiyat tartışmaları yapmakta, gelecek için projeler oluşturmaktadırlar. Edebiyat öğretmeni Ahmet Hikmet'in onlardaki edebî zevkin ortaya çıkmasında büyük etkisi ve katkısı vardır. Onlara Fransız edebiyatını daha iyi tanıma konusunda yardımcı olmaktadır.[2]

1906'da (Kimi kaynaklarda 1907) Sultani'yi bitirdikten sonra Reji idaresine girer [1] ve 400 Kuruş maaşla memur olur.[2] Hukuk Fakültesi'ne girmesine rağmen bitiremez.[1] Bu yıllar, Ahmet Haşim'in edebî konularla çok uğraştığı ve çok okuduğu yıllardır. Arkadaşları arasında sivrilmeye başlamıştır.[2]

Daha sonra [1] Meşrutiyet'in ilanı ile [2] 1500 kuruş aylıkla [4] İzmir Sultanisi'ne Fransızca öğretmeni olarak tayin edilir.[1] Eski işinden ve Mekteb-i Hukuk'tan ayrılır. Üniversite öğrenimini yarım bırakır. İki yıl kadar İzmir'de kalır. Sık sık Yakup Kadri'yle buluşup konuşurlar.[4] İki senelik bir çalışmadan sonra İstanbul'a dönerek Maliye Nezaretinde tercümanlık yapar. Çeşitli dergiler neşreder.[1]

1908'de İstanbul'a döndüğünde, II. Meşrutiyet ilân edilmiş, Abdülhamit devrilmiştir. Fakat Hâşim, politikanın dışındadır. Bütün ilgisi, edebiyata dönüktür.[4] II. Meşrutiyet'in yazınsal karmaşa ortamında onun şiiri, ayrı bir ses olarak kendisini gösterir.[3]

Bu yıllar içinde 1909'da [2] «Sanat şahşi ve muhteremdir.» diyen [4] Fecr-i Atî denen grup kurulmuştur. Topluluğun içinde Ahmet Haşim, en önemli şair olarak dikkatleri çekmiştir.[2] Fazıl Ahmet, Faik Ali, Mehmet Behçet, Emin Bülent, Âli Canip, Mehmet Fuat, Abdullah Hayri, Refik Halit, Yakup Kadri, M. Lâmi, Izzet Melih, Tahsin Nahit, Müfit Râtip, Ahmet Samim, Celâl Sahir, Cemil Süleyman, Şahabettin Süleyman, Hamdullah Suphi gibi yazarlar arasında o da yer alır.[4] Ancak Ahmet Haşim, bu grubun toplantılarında hemen hemen hiç bulunmaz. Bir kez bulunmuş, konuşması ilgi görmeyince de kızmış ve bir daha adım atmamıştır.[2] (Belki de reji'deki müdürü İzzet Melih'le karşılaşmaktan hoşlanmamaktadır.) [4] Buna rağmen Ahmet Haşim'in şiirlerinin önemli bir bölümü, bu ekolün organı olan Servet-i Fünûn dergisinde yayınlanmaktadır.[2]

"Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek" prensibinden hareket eden Fecr-i Âtî grubunun yayın organı olan bu dergide şiirler yayınlar ve Servet-i Fünûn - Edebiyat-ı Cedide - topluluğuna yapılan hücumlara makaleleriyle katılır.[5][6]

1912 yılında, Fecr-i Atî'nin dağılmasından sonra, uzun süren bir suskunluk devresine girer.[2] Aynı yıl, Maliye Nezareti'nde tercümanlık yapar.[4]

Birinci Cihan Harbi'ne yedek subay olarak katılır.[1] Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile birlikte İzmir'de bulunur. Yakup kadri, bu günlerden söz ederken şöyle yazar:

«Ahmet Haşim'le İzmir'de bütün bir yıl geceli-gündüzlü bir arada yaşadık. Bu süre içinde ne bir mısra yazdığını ne de bir şiir okuduğunu gördüm...» [2]

1915'te babası ölür. 1917'de [4] İzmir'den sonra Çanakkale, Aydın ve çevrelerinde iaşe müfettişi olarak askerlik görevine devam eder.[2] Anadolu'nun bazı şehir (Aydın, Niğde, Konya, Manisa gibi) ve kasabalarını gezer. Bu dönemde Hâşim, şiir ve edebiyatla pek uğraşmaz.[4]

Savaştan sonra Mütareke imzalanınca terhis edilir. İstanbul'a gelir. Bir süre işsiz kalır ve para sıkıntısı çeker.[4] Osmanlı Bankası'nda çalışır. Aynı zamanda Güzel Sanatlarda "Estetik" ve "Mitoloji", Harp Akademilerinde ise "Fransızca" dersleri verir.[1] O günlerde (1919) yayınlanmaya başlayan [2] Falih Rıfkı ile Necmettin Sadak'ın kurduğu [4] Akşam gazetesinde fıkra türü yazılar, eleştiriler ve kronikler hazırlamaya başlar.[2] Kısa zamanda, nesir alanında da gücünü gösterir.[4] Bu yazılar, daha sonra "Gurabahane-i Laklakan" adlı kitabında yayınlanacaktır.

1921 yılında, Dergah dergisinin yayını ile Ahmet Haşim'in sanat hayatının yeni bir dönüm noktası başlar. Bu derginin çıkacağı günlerde Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve aralarında Ahmet Hamdi'nin de bulunduğu dönemin genç şairleri, Cağaloğlu Nuruosmaniye Caddesi 83 nolu yerde bulunan İkbal Kıraathanesi'nde toplanmaktadır.Uzun süren bu edebiyat sohbetlerinde bir edebiyat dergisinin yayını kararlaştırılmıştır. Ahmet Haşim, derginin adının "Hashaş" olmasını önerir. Bu, kabul edilmez ve dergiye "Dergah" adı verilir.

Derginin ilk sayısı, 15 Nisan 1337 (1921)'de Haşim'in "Bir Günün Sonunda Arzu" şiiriyle yayınlanır. Derginin yayını olay olduğu gibi, bu şiir de olay olur. Özellikle şiirin;

«Akşam, yine akşam, yine akşam...
Göllerde bir dem bir kamış olsam...»


beyiti, gereğinden çok belirsiz, örtülü sayılmış, bir çok eleştirilerle ve alaylarla karşı karşıya kalmıştır.[2] Şiir, mizah dergilerinde yergilere ve alaylara konu olur.[4] Bunun üzerine Ahmet Haşim, "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" adlı makalesini yayınlamak zorunda kalır. Dergah'ın c. I, s. 113'te yayınlanan bu yazı, daha sonra Piyale'nin başında da yer alacaktır. Ahmet Haşim, bu yazısında şiirle ilgili görüşünün temelini şöyle ifade etmektedir:

«Şiir, ne bir gerçeklik habercisi, ne çok konuşan insan, ne de yasa koyucusudur. Şairini dili, nesir gibi anlaşılmak için değil; DUYULMAK üzere vücut bulmuş, mûsıkî ile söz arasında, sözden çok mûsıkîye yakın orta bir dildir.» [2]

Hâşim bu makalesinde, şiirde mâna ve açıklık aranmayacağı, şiirin tasvirî, öğretici veya belâgatçi değil, resullerin sözleri gibi çeşitli yorumlara müsait, sözden çok mûsikiye yakın bir ifade olması gerektiği üzerinde durmuş,[7] şiir için anlamın ve açıklığın mutlaka ilk anda gerekli öğeler olmadığını, asıl aranması gereken şeyin müzikalite olduğunu vurgulayarak söz konusu şiirini savunmuştur.[8] Bu savunmasıyla Haşim, sembolizm yanlısı bir şair olduğunu da açıklamaktadır.[9]

Ona göre düzyazıda anlatımı yaratan öğeler şiir için söz konusu olamaz. Düzyazı, us ve mantık doğurur; şiir ise, algı bölümleri dışında isimsiz bir kaynaktır. Gizliğe, bilinmezle gömülmüştür. Şairin dili, duyumların yarı aydınlık sınırlarında yakalanabilir. Anlam bulmak için şiiri deşmek, eti için bülbülü öldürmek gibidir. Şiirde önemli olan sözcüğün anlamı değil, şiir içindeki söyleniş değeridir. Şiiri ortak bir dil olarak düşünenler, boş bir hayal kuruyor demektir. "Piyale" kitabındaki "Merdiven" ve "Bir Günün Sonunda Arzu" şiirleri, bu görüşleri yansıtan ve Türk edebiyatında görülmemiş bir şiirselliği ortaya koyan ürünlerdir. Bu kitapla birlikte Haşim'e saldırılar artar. Ölçü ve Türkçe bilmemekle, toplum sorunlarına ilgisizlikle suçlanır.[3]

Ahmet Haşim'den söz eden kaynaklar, Haşim'in "Bir Günün Sonunda Arzu" adlı şiirini en iyi şiiri olarak değerlendirdiğini yazıyorlar. Ancak şiirin o dönemin edebiyat anlayışının kabul etmekte zorlandığı bir kapalılığa sahip bulunması, sanki hiçbir şey anlatmıyormuş gibi görünmesi, "Bir Günün Sonunda Arzu"yu neredeyse bir mit haline getirmiştir.[8]

1921 yılına kadar, Hâşim'in örnek aldığı sembolist yazarlardan Verhaeren, Rengnier ve bazı Türk yazarları hakkında inceleme niteliği taşıyan yazıları çıkar. Onun asıl fıkra yazmaya başladığı tarih, 1921 olarak kabul edilmelidir. Hâşim, bu tarihe kadar kendisini bir şair olarak çoktan kabul ettirmiştir. İçinde savaş ve savaş gerisi Anadolu'nun perişan halini görmekte öz dâhil, zengin bir hayat tecrübesi birikimine sahiptir.[4]

Yine 1921 yılında o ana kadar yazdığı şiirlerini toplayarak "Göl Saatleri" adı altında bastırır.[1]

1921'de basılan ilk şiir kitabı "Göl Saatleri"nin başındaki küçük manzumeler, bu dönemin asıl eserleridir. İzlenimci ressam etüdlerini andıran bu şiirlerle Ahmed Haşim, doğanın özünü sızdırmak ister gibidir. Şiiri, bir yandan Verlaine müziğine yaklaşırken, bir yandan Şeyh Gâlib'in parıltısını taşır. "Göl Saatleri", "Göl Kuşları", "Serbest Müstezatlar" ve "Muhtelif Şiirler" olmak üzere dört bölümden oluşan bu kitap, Türk şiirinin Yahya Kemal Beyatlı'dan sonraki ikinci kanadını kurar. Beyatlı'nın geniş kesimleri kucaklayan toplumcu ve ulusçu şiirine karşılık; Haşim, daha dar, ama daha derin bir kanalda akmayı tercih eder.[3]

"Göl Saatleri", edebiyat çevrelerinde geniş yankılar yapar. Bazıları, Ahmet Haşim'e "Kurbağaların Şairi" derken, Abdülhak Şinasi, "Yarın" ve "Dergah"; ve Nurullah Ataç, "Dergah" dergilerinde Haşim'in Türk edebiyatına büyük bir yenilik getirdiğini anlatmaktadır.

Ahmet Haşim'in Dergah'ta şiir ve makaleleri yayınlanırken diğer yandan da Yeni Mecmua'ya yazmaktadır. Bu yıl içinde bir de sonuçsuz kalan evlilik girişimi olur.[2]

1924 yılında Düyûn-ı Umûmiye'den aldığı ikramiye ile [4] Avrupa seyahatine çıkar. Paris'te,[1] Sembolist akımın kurulduğu sırada yayına başlayan "Mercure de France"nin 1 Ağustos 1924 tarihli sayısında "Les tendances actuelles de la litterature Turque"; [2] yani "Türk Edebiyatının Bugünkü Eğilimleri" adlı bir makalesi yayınlanır.[1] Bu yazısında Ahmet Haşim, Tanzimat'tan sonraki Türk edebiyatının geçirdiği evreleri genel olarak değerlendirmektedir. Paris dönüşünde, Lozan Antlaşması gereği tasfiye edilen Duyun-ı Umumiye'den ayrılmak zorunda kalır. Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki dersleri ise devam etmektedir. Mülkiye'de de Fransızca dersleri vermeye başlar.

1926'da ikinci şiir kitabı olan "Piyale"yi neşreder.[1] Bu eserin sonuna, ilk eserine almadığı "Şi'ri Kamer" serisini de koyar. Gördüğü rağbet üzerine "Başım" adlı şiirini de ekleyerek 1928'de Piyale'yi yeniden bastırır.[10] En verimli günlerini yaşamaktadır. Bir yanda İkdam'ın fıkra muharrirliğini yaparken, diğer yandan da Meş'ale adlı derginin etrafında toplanan gençlerin edebî yol göstericiliğini üstlenmiştir.[2]

1928'de, "Bize Göre" adlı sütununda yazdığı yazıları, ikinci defa Paris'e yaptığı gezinin anı yazıları ile birlikte "Bize Göre" adlı kitapta yayınlar. Yine aynı yıl, Akşam ve Dergah'ta çıkan yazılarını "Gurabahane-i Laklakan"da kitap haline getirir.[2] Bu iki eser, Haşim'i karşımıza zamanın kuvvetli bir nesircisi olarak da çıkarmaktadır.[10]

Ahmet Haşim'in hayatının son dönemi, bu tarihten itibaren başlar. Ölümüne kadar beş senesi, hastalıklarla geçmiştir. Osmanlı Bankası'ndan ayrılır.[2] 1929'da sıhhati için daha rahat bir iş yapması gerekmektedir. Vaktiyle Izmir'de tanıştığı Şükrü Saraçoğlu'nun yardımıyla [4] Demiryolları İdare Heyeti'ne (Anadolu Şimendiferleri Şirketi Likidatörlüğü) girer.[1] Bu, oldukça rahat bir iştir. Hâşim, pek sevinir. Ama bu sevinci, uzun sürmez. Çünkü hastalığı gittikçe ilerlemektedir.[4] 1932'de tedavi için Almanya'ya gider [1] ve Frankfurt'ta bir kliniğe yatar. Hastalığı ilerliyordur. Frankfurt'tan iyileşemeden döner.[4] Dönüşünde gezi yazılarını Mülkiye dergisi ve Milliyet Gazetesi'nde tefrika ettirir.[2] Seyahat hatıralarını "Frankurt Seyahatnamesi" adıyla daha uzun bir kitapta toplayıp yayınlar.[1] Bu kitap, Ahmet Haşim'in son kitabı olacaktır.

Ciğerlerinden ve böbreklerinden rahatsızlığı, giderek artmıştır.[2] Zaten, Almanya'dan da tamamıyla iyileşmeden ayrılmıştır. Üstelik hekimlerin perhiz öğütlerine de yemeyi sevdiğinden- pek uymamıştır.[4] Hayatı boyunca yalnızlığın acısını çeken Ahmet Haşim, 1933 Mayısının son günlerinde kendisinin hizmetini gören kadınla nikahlanır.[2]

1933 yılı 3 Haziran'ında Hâşim, adamakıllı ağırlaşır. Böbrekler ve yürek, görevlerini iyi yapamamaktadır. 4 Haziran Pazar günü, saat 15'e doğru birdenbire yerinden fırlar. Ölmeden önce maaşının ona kalması için evlendiği karısı, çıplak ayakla yere basmaması için, terliklerini getirir. Hâşim: «Canım şimdi sırası mı?» diye söylenir ve çaprazlamasına, yatağına yığılıverir.[4]

4 Haziran 1933'te Kadıköy'de vefat eder.[1] Sıcak bir günde, Eyüp'teki mezarına gömülür. Peyami Safa, mezarı başında irticalen şunları söylemektedir:

«Ahmet Haşim, biz, seni burada bırakıp gidemeyiz. Ya sen, senin kalbin bizimle gelsin. Ya bizim kalplerimiz burada kalsın. Haşim, bugüne kadar bir türlü gelmeyen bahar, bugün seni burada teşyie geliyor. Bak, senin leyleklerin, pür-hayal leylekler, mezarının üstünde dolaşıyorlar.»

Ahmet Haşim'in genç denecek yaştaki ölümü, ülke çapında büyük üzüntü kaynağı olmuştur.[2]

Sanatı ve Edebi Kişiliği

Ahmed Haşim, 1908 sonrası ferdiyetçi şiir tarzının en büyük ustalarından idi. Şiire merakı okul sıralarında başlamış, ilk şiirlerini 1901 yılında Mecmua-i Ebediyye'de yayınlamıştır. Daha sonraki şiirlerinde Fransız Sembolizminin etkisinde kalmıştır. Bu etki, yayınlamış olduğu Göl Saatleri ve Piyale adlı kitaplarında açıkça görülmektedir.[1]

Ahmed Haşim'in sanat hayatı Galatasaray'da öğrenci iken başlar. Burada onun şiir zevkini geliştiren ilk tesir, edebiyat öğretmeni Ahmed Hikmet'ten gelir. Mektep arkadaşları İzzet Melih, Hamdullah Subhi, Emin Bülend ve Abdülhak Şinasi ile beraber bir sanat çevresi teşkil ettiler. Bu çevre içinde Haşim'in ilk şiiri Hayâl-i aşkım 7 Mart 1901 tarihli Mecmua-i Edebiye'de çıktı. O yıl içinde aynı mecmuada neşredilen 13 manzumemesinde Servet-i fünun şiirinin, bilhassa Cenap ve Fikret'in tesiri görülür.

1906-1908 yılları Haşim, Fransız şiirini, özellikle sembolistleri ve Batı edebiyatının estetik temellerini yakından tanımaya çalıştı. Halid Ziya, "Kırk Yıl"da, Hâşim'in kendi nesli içinde Avrupa şiirini en iyi araştıran ve bilen bir şair olduğunu söyler. 1908 de İzmir dönüşü Aşiyan, Musavver muhit mecmualarında, şahsiyetini daha çok belirten şiirlerini neşre başladı. Bu tarihten ölümüne kadar şiirlerinin çıktığı diğer dergiler Resimli kitap, Servet-i Fünûn, Rebab, Dergâh, Yeni mecmua ve Yeni Türk'tür. 1909 da Fecr-i âti topluluğuna katıldı. Ancak, grupla bağı bu topluluğun yayın organı durumundaki Servet-i Fünûn mecmuasına şiir vermekle kaldı. Grubun toplantılarından yalnız birine katıldı. Şahsiyet olarak da bu topluluğun dışında olan A. Haşim, ömrünün sonuna kadar da hiç bir akım içinde yer almadı, kendine has bir şiir ve nesir anlayışıyla kendine has bir şahsiyet olarak kaldı.[7]

1909 yılında Fecr-i Ati topluluğuna dahil oldu. Daha sonra tamamen sembolizmin etkisine girdi. Şiirle ilgili görüşlerini Piyale adlı kitabının başındaki mukaddimede özetlemiştir. Ona göre, şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatli insan, ne de bir kanun koyucudur. Şairin dili nesir gibi anlaşılmak için değil, duyulmak üzere vücud bulmuş ortak bir dildir. Daha sonra Yahya Kemal'in tesirinde kalmış ve birlikte halis Türk şiirini müdafaa ederek büyük hizmette bulunmuştur.

Ahmed Haşim nesir alanında da eser vermiştir. Nesirlerinin lisanı şiirlerininkinden daha sadedir.[1]

Haşim'in gençlik döneminin önemli bir şiiri olan "Şiir-i Kamer"i değerlendirirken Hisar, şunları yazmaktadır: "Haşim'in bütün hayatı boyunca devam eden kafiye yanlışları da bu tarihte başlar. 'Şiir-i Kamer' o zamanki dilimizde kullanılan eski farîsî ve arabî kelimelerle doludur. Edebiyat-ı Cedide şairlerimizin yazdıklarından daha eski bir zamana uyarak, daha eski bir edâya dalar ve daha şahsî bir hususiyetle çağıldar".

Tanpınar, Haşim'in gerek şair gerekse estet olarak genç kuşak üzerinde geniş etkisi olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir: "Biz, bugünkü nesil, fikir ve sanat hayatına, Haşim'in yıldızı altında girdik. Tefekkür ve tahassüsüsmüzde 'Piyale' ve 'Şi'r-i Kamer' şairinin büyük tesirleri oldu. İlk yazılarımızı onun etrafında yazdık." [11]

Tamamı aruzla yazılan şiirlerinde dil Öceleri çok ağır iken zamanla sadeleşmiştir. Bu şiirlerde çocukluk hâtıralarını, aşk ve tabiat temalarını işlemiştir. Hayâle ve müziğe çok değer verir. Dış dünyâya âit intibâları-nı hayâlinin renkleri ile süsleyip anlatması sebebiyle empresyonist şairlerden sayılır. Şiirlerinde sembolizmin bâzı özellikleri de görülmektedir. Şiirlerini Dergah dergisi ile Yeni Mecmua'da yayımlamıştır. Nesri şiirinden çok farklıdır. Şiirlerindeki belirsizliğe karşılık, nesrinde açıklık (vuzuh) vardır.[12]

Ahmet Haşim'in manevi hayatı, çetin bir kaderin çok erken başlayan belirtileri üzerine kurulmuştur. Ruhi dünyasının ve dolayısıyla da şiirlerinin hakim atmosferine gereği gibi girebilmek ve nispeten aydınlık hükümlere varabilmek için, onun hayatının özelliklerine dikkatle eğilmek, kaçınılmaz bir zaruret halindedir. Haşim'in hayatındaki en kalın çizgiyi "içinde bulunduğu çevreye uyamamak" teşkil eder. Bütün hareketlerine ve edebî faaliyetlerine şiddetle tesir eden, içinde korkunç, sürekli ve hazin bir huzursuzluk doğuran, onu tezatlar ve aşırılıklar arasında kıvrandıran bu çarpaşık düğümü kaderinin yavaş yavaş nasıl hazırladığını görebilmek için çocukluğunun ilk zamanlarına kadar inmek icap eder.

O, hayatının bu ilk döneminde, zamanla "hissî bir facia"ya dönen ve psikolojik gelişmesindeki ilk ve mühim rolü oynayan hadiselerle karşı karşıyadır. Çok zeki ve hassas bir çocuk olan küçük Haşim, günlerini 8 yaşına kadar yine hassas ve hasta bir anne ile haşin bir babanın arasında geçirir. Annesi, belki bünyece marizdi; fakat şair, sonraları babasının sertliğinden ve şefkatsizliğinden şikayet ettiğine göre, hastalanmasında belki de bedbaht bir izdivacın (evliliğin) de büyük bir payı vardır.

Aile hayatının bu hazin huzursuzluğu, çocuğun bedenî ve ruhî gelişmesi üzerinde de tesirlerini göstermekte gecikmez. Bünyece marîzleşmeye yüz tuttuğu gibi, ruhunda da sarsıntılar belirmeye başlar. Şefkate şiddetle muhtaç olan küçücük varlığı, babasının sertliği karşısında, sadece hasta bir annenin kırık kanatlarına sığınır. Anne, bütün ilgisini çocuğa, çocuk da annesine bağlamıştır. Her akşam veya her gece, bu hasta anne ve çocuk, Dicle'nin kıyısında gölgeler gibi sessiz sakin dolaşırlar.(Şi'ri Kamer) Bu baş başa kalışlar, onları birbirine daha çok yakınlaştırır. Fakat her ikisi de çok yakın ve yakın olduğu nispette de korkunç bir geleceğin ürpermeleri içindedir. Mehtapsız gecelerde, yine Dicle'nin kenarında dolaşırlarken, şairin deyişiyle "boşlukları denizler gibi dolduran karanlığın" ortasında o mariz (hastalıklı) çocuk, hep kapkara bir düşüncenin ürküntüsünü duyar. ve nihayet "bir sonbahar akşamı, sert bir rüzgar, bu tatlı rüyayı edebiyyen götürür."

Bu felaketin acıları, biricik dayanağını da kaybederek hazin bir boşluğun ortasına düşen, zavallı bir çocuğun küçücük yüreğinde mihraklaşır. Öksüzlük, hadiselerin, çevrenin ve onun insanlarının az-çok ayırt edilmesine başlandığı bir anda, bir kabus gibi çöker. Bu kabusun zamanla silinmesi veya tam tersi sürüp gitmesi ve iç dünyada büyük ve sürekli sarsıntılar yaratarak yerleşmesi, çocuğun yakın çevresi tarafından gösterilecek ilgiye ve tutulacak yola bağlıdır.

Bu, Tevfik Fikret için de böyle olmuştur. Fakat ne yazık ki Haşim için bu durum, tamamıyla tersinedir. Muhtaç bulunduğu ilgiyi 12 yaşına kadar yakın aile çevresinde göremediği gibi, bu yaştan sonra İstanbul'da karıştığı ve şüphesiz kendini çok yadırgatan, yabancılıkla dolu okul çevresinde de göremedi. Bu yüzdendir ki öksüzlük kabusu, bir kanser yarası gibi ruhunun küçücük aleminde yerleşmek ve müzminleşmek imkanı bulur. Bu müzmin yara, şuuraltında ve korkunç kompleks halinde kurduğu hakimiyetle yavaş yavaş bütün ruhi bünyeyi kemirmiş ve şuur hayatına da tesir etmek fırsatı elde etmiştir.

Haşim'de daha pek küçük yaşlarda başlayan bu psikolojik "refoulement", ve kendi içine çekilme, zamanla ve eklenen hadiselerle genişleyerek büyük bir "psikolojik ve sosyal uyuşmazlık" haline geldi. Çevresinde doyurmadığı şefkat ve samimiyet ihtiyacını zaman zaman çocukluğunun annesinin ölümüne kadar süren ilk dönemine dönmek ve iç alemindeki o hatıraları yeniden şiirleştirmekle gidermeye çalıştı. "Şi'r-i Kamer" serisiyle "Hilal-i Semen" şiiri, ruhundaki bu boşluğu ve onu nerelerden doldurmaya çalıştığını çok açık bir şekilde gösteren parçalardır.

Şair, uymak imkanlarını bulamadığı, hep dışında ve yabancısı olarak yaşadığı topluluktan uzaklaştıkça bazen "Şi'r-i Kamer"de görüldüğü gibi, bazen hayalinin yarattığı ülkelere sığınır. "Kimsesiz, bomboş ve ebedî" uzanan yollara düşerek bir "belde-i hayal"e erişmek için çırpınır.(Göl Saatleri, "Zulmet") Bu belde, genellikle sükûnun (sessizliğin), hayalin ve iç ferahlığının sembolü olan "mavi" rengin atmosferi içindedir. Orada yaşayanlar arasında tam bir anlayış ve huzur havası eser. Hepsi de kardeş veya sevgilidirler. Yani birbirlerini severler. Denizi bile ruhlara sükûnet verir. Oranın güzel ve ince kadınları, ruhların ızdırabını dindirmesini bilirler. İnsanları, "melal"in kanatlarında yükselerek günlük ve maddî hayatın sefih iştihalarından sıyrılmışlardır.(Göl Saatleri: "O Belde")

Hayalimizin bizi ayaklarımızın bastığı topraktan ve onun üzerindeki hayattan sürekli olarak kurtaramayacağını bilen şair, bu hayata uyamamanın verdiği ızdırapla ondan geçici olarak uzaklaşmanın yarattığı teselli arasında bocalar. Ayaklarını bu toprağa her başısında, bir yabancılık hissi ile berber, bir "yalnızlık" duygusu da benliğini kaplar. "Şeb-i Nisan" parçası, yalnızlığın çok derin ve hazin akisleri ile doludur. Bazen bu ruh hali içinde bir "aşağılık duygusu"na düşmekten de kurtulamadığı gibi(Göl Saatleri: "Zulmet") bazen de haklı ve şiddetli bir tepki ile aşırılığın birinden ötekine geçerek, kendisini başkalarından aşağıda değil yukarıda, çok yukarıda görüp ufuklarda büyük gururun kasırgalarını koşturur. Göl Saatleri'nde birbirini takip eden "Kendime", "Rüşd", "Şimdi" ve "Rüzgar" parçaları, dikkate değer bir ruh hali değişikliği ile aşağılık duygusundan üstünlük duygusuna doğru kademe kademe ve düzenli bir yükselişin çok açık ifadesini taşırlar.[10]

Ahmet Haşim, Tanzimat sonrasında gelişen Türk şiirinin en önemli şairlerinden biri olduğu halde, alışılagelmiş şiir beğenilerinin dışında bir şiir estetiği geliştirdiği için, döneminde yeterince iyi anlaşılmamış; hatta anlamsız şiir yazmakla suçlanmıştır:

«Haşim'in şiirinde vardır reng-ü ôheng-ü hayal
Olmayan şey varsa ancak lafz veya manasıdır
Şerhederken şair Ahmet Haşim'in bir şiirini
Eyledim gaib tamamen aklı da iz'anı dal»


Ancak Haşim'in en çok eleştiri konusu olmuş şiiri, herhalde ilk kez 1921 yılında Dergôh'ıs yayımlanan ünlü "Bir Günün Sonunda Arzu"dur. Şiir, özellikle yazıldığı dönemde anlamsız ve kapalı bulunmuştur.

Haşim, şiirin gördüğü tepki üzerine, şiirde anlam ve açıklık konusunu ele alan ve daha sonra Piyale önsözü olarak "Şiir Hakkında Ba'zı Mülahazalar" adıyla da yayımlanan Şiirde Ma'na adlı bir yazı kaleme almak gereğini duymuştur. Bu yazıda Haşim, şiir için anlamın ve açıklığın mutlaka ilk anda gerekli öğeler olmadığını, asıl aranması gereken şeyin müzikalite olduğunu vurgulayarak söz konusu şiirini savunmuştur.

Şiirsel anlam konusunda Ahmet Haşim'den daha uç noktalara gitmekten çekinmeyen Cumhuriyet döneminin önemli şiir hareketlerinden İkinci Yeni'nin ilkelerinin en sadık uygulayıcılarından olan İlhan Berk, Adam Sanat'ta çıkan "Poetika" adlı dizi yazısının bir yerinde şiirde anlamın "önemli olmadığına" değinirken sözü Ahmet Haşim'e ve özellikle de, "Bir Günün Sonunda Arzu"ya getirmiş ve bu şiirin hiçbir şey anlatmadığını şu sözlerle iddia etmiştir:

"Bir Günün Sonunda Arzu" gerçekten de bir şey anlatmaz. Ama gene de herşey anlatılmış gibidir.

Şiirin son beyti:

«Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!»


Söylenmek isteneni derleyip toparlayıp söylemiştir: Akşamdır konusu; Anlatılan odur. Ama dolaylı bir biçimde anlatmıştır, öylesine dolaylı bir biçimde anlatılmıştır ki şiirin anlamdan, kendisinden çok, sesi (ki ses de 'bir tür anlamdır, bu şiirde de baş tutar), müziği, temposu, ritmi egemen olmuştur. Derinden derine bütün şiir boyunca yürüyen odur. Şiir, her haliyle bu sesi, bu tempoyu vurgular.[8]

Ahmet Haşim şiirini yazabiliyor, fakat başka hayat adamları gibi ömrünü yaşayamıyor. Nasıl ki Paul Verlaine de şiirini yazıyor, fakat istediği gibi bir hayat yaşayamıyordu. Bu şiirle hayat arasındaki münasebet, çok kere bozulmuş, görünüyordu. Haşim, istiridyenin incisini imal etmesi gibi, ruhunun belki de vücudunun hastalığından şiir denilen radyonu imal etmesini en iyi bilenlerden biri idi. Onun derinden duyduğu bir hissin ruhu ve asabı ıstıraplarla raşelerle duyarak taşırması için lazım geliyordu. Haşim'in ruhunda ve hafızasında başlayan hislerin birer mısra haline inkılap etmesi için kim bilir ne ıstıraplar çekmesi lazım geliyordu.[13]

Ahmet Haşim, şiirlerinde aruz veznini kullanmış ve hiç terk etmemiştir. İlk şiirleri bir yana bırakılırsa, aruzun en kıvrak ve en ahenkli kalıplarını kullandığını görüyoruz. Vezinleri kullanışında bazı kusurları göze çarpar. Ancak bu kusurların bir kısmını özellikle yaptığını sanıyoruz. Örnek verirsek, "Mehtap'ta Leylekler" şiirinin «Füsûn-u maha dalan pür-hayal leylekler» mısraının hayal kelimesindeki imale, sanki bu hülyanın devamını göstermek için Piyale mukaddimesindeki «Karşında şu gülgûn piyale» mısrasının gülgün kelimesindeki imale, kadehin ve içkinin ağırlığını, koyu rengini, yakıcılığını ve durgunluğunu hissettirmek için kullanılmış olabilir.

En çok mef'ûlü mafailü mefailü faulün vezni ve bunun kısa şekillerini kullanmaya zaafı vardır. Bundan başka mefailün feilatün mefailün, mef'ulü failatü mefailü failün vezinlerini ve bunların çeşitli cüzlerini, serbest nazımlarda ise mefailün feilatün mefailün feilün veznini kullanmıştır.

Nazım türleri arasında çok sevdiği şekillerden biri, dörtlüklerdir. Özellikle bu şekli, son zamanlarında geliştirmiştir.

Haşim'in başarı ile kullandığı bir nazım şekli de serbest nazımdır. 12 şiirinde kullandığı bu serbest müstezatta şair, Servet-i Fünûn serbestisine Fransız sembolistlerinin serbest nazım kıvraklığını ekleyerek başarı ile işlemiştir. "Yollar", "O Belde", "Ölmek" gibi şiirleri, Türk şiirinin serbest nazımla yazılmış en güzel örnekleridir.

Ahmet Haşim'in şiirlerinde romantizmden natüralizme varana kadar çeşitli ekollerin etkisini görmek mümkündür. Ancak Piyale'nin başında yazdığı şiir hakkındaki düşünceleri, onun sembolik bir anlayışla sanata bağlı olduğunun göstergesidir.[2]

Ahmet Haşim, bu yeni şiir anlayışıyla kendinden sonra gelen, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas, Cahit Sıtkı Tarancı gibi birçok önemli Türk şairini etkiledi. Haşim'in, şiirlerinden başka, düzyazıları da vardır.[9]

Eserleri

Şiirleri, "Göl Saatleri" ve "Piyale" isimli iki kitapta toplanmıştır. Nesirleri ise; "Gurabahane-i Laklakan" (1928), "Bize Göre" (1928). "Frankfurt Seyahatnamesi" (1933).[1]

Şiirlerinden Örnekler

Bir Günün Sonunda Arzu

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümayan,
Güller gibi... sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nalan;
Gün doğdu yazık arkalarında!
Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrarını ömrün eder ilân.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Alemlerimizden sefer eyler?
Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Üstümde sema kavs-i mutalsam!
Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

(1921)

Bir Yaz Gecesi Hatırası

İşveyle, fısıltıyla, gülüşle
Olmuş sebi sevda yine bihap
Oklar gibi saplanmada kalbe
Düştükçe semadan yere mehtap...

Buseyle kilitlenmiş ağızlar
Gözler neler eyler neler israp! ...
Uçmakta bu ateşli havada
Vuslat demi bir kuş gibi bitap...

Bülbül

Bir gamlı hazânın seherinde,
Isrâra ne hâcet yine bülbül?

Bil, kalbimizin bahçelerinde,
Cân verdi senin söylediğin gül.

Savrulmada gül şimdi havada,
Gün doğmada bir başka ziyâda.

Karanlık

Aşkın bu karanlık gecesinde
Bülbül yine vahşi müterennim
Mecnûn'u terk etti mi Leylâ?
Vahşî sesi firkat sesi sandım.

Aşkın bu karanlık gecesinde,
Hicrânımı duydum, seni andım,
Firkatzede bülbül gibi yandım.

Mehtabta Leylekler

Kenâr-ı âba dizilmiş, sükûn ile bekler
Füsûn-ı mâha dalan pür-hayâl leylekler...

Havâda bir gölü tanzir eder semâ bu gece
Onun böcekleri gûyâ nücûmdur yekser...

Neden bu âb-ı semâvîde avlananlar yok
Bu haşr-ı nûr-ı hüveynâtı hangi kuşlar yer?

Eder bu hikmete gûyâ ki vakf-ı rûh u nazar
Füsûn-ı mâha dalan pür-hayâl leylekler.

Merdiven

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak

Sular sarardı yüzün perde perde solmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer

Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

Mukaddime

Zannetme ki güldür, ne de lale,
Âteş doludur, tutma yanarsın,
Karşında şu gülgûn piyale...

İçmişti Fuzûlî bu alevden,
Düşmüştü bu iksîr ile mecnûn
Şi'rin sana anlattığı hâle...

Yanmakta bu sâgardan içenler,
Doldurmuş onunçün şeb-i aşkı,
Baştan başa efgân ile nâle...

Âteş doludur, tutma yanarsın,
Karşında şu gülgûn piyale...

O Belde

Denizlerden
Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melal-i hasret ü gurbetle ufk-ı şama bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,
Ne de alam-ı fikre bir mersa:
Olan bu mai deniz,
Melali anlamayan nesle aşina: değiliz.
Sana yalnız bir ince taze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefil iştiha, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'na,
Ne bu akşamda bir gam-ı nermin
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-i istitar ü istiğna
Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz
Topluyor bu-yi ruhunu guya:.
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz...
O belde?
Durur menatık-ı duşize-yi tahayyülde;
Mai bir akşam
Eder üstünde daima aram;
Eteklerinde deniz
Döker ervaha bir sükün-ı menam.
Kadınlar orda güzel, ince, saf, leylidir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veya hud yar;
Dilde tenvim-i ıstırabı bilir
Dudaklarındaki giryende buseler, yahud,
O gözlerindeki nili süku:t-ı istifham
Onların ruhu, şam-ı muğberden
Mütekasif menekşelerdir ki
Mütemadi sükun u samtı arar.
Şu'le-i bi-ziya-yı hüzn-i kamer
Mülteci sanki sade ellerine
O kadar natüvan ki, ah, onlar,
Onların hüzn-i lal ü müştereki,
Sonra dalgın mesa, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...
O belde
Hangi bir kıt'a-i muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dur ile mahdud?
Bir yalan yer midir veya mevcud
Fakat bulunmayacak bir melaz-ı hulya mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim, sen ve ben ve mai deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehziz
Bende evtar-ı hüzn ü ilhamı
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz...

Sonbahar

Bir taraf bahçe, bir tarafta dere
Gel uzan sevgilim benimle yere
Suyu yakuta döndüren bu hazan
Bizi gark eyliyor düsüncelere.

Süvari

Şu bakır zirvelerin ardından
Bir süvari geliyor kan rengi.
Başlıyor şimdi malül akşamda
Son ışıklarla bulutlar cengi.

Bir bakır tasta alev şimdi havuz
Suya saplandı kızıl mızraklar.
Açılıp kıvranarak göklerde
Uçuyor parçalanan bayraklar.

Tahattur

Bir Acem bahçesi, bir seccâde,
Dolduran havzı ateşten bâde...
Ne kadar gamlı bu akşam vakti...
Bakışın benzemiyor mu'tade.

Gök yeşil, yer sarı, mercân dallar,
Dalmış üstündeki kuşlar yâda;
Bize bir zevk-i tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyâda! [14]

Vecizeleri

«Acılar gece çözülür.»

«Akıl; nar, ayva ve portakal gibi geç renk ve koku kazanan bir sonbahar ürünüdür.»

«Aşık, yüz bulamayan adamdır.»

«Aşk, değişmeyince ölür.»

«Büyük dinlenme zulmet denizine dalıp bir daha ışığa kavuşmamaktır.»

«En güzel şiirler, manalarını okuyucunun ruhundan alan şiirlerdir.»

«Eti tadan köpek, artık kuru ekmeğe dönmez.»

«Fikirlerine emin mahfazalar bulamayan bir medeniyetin, tefekkür kabiliyetini kaybetmekte gecikmeyeceğinden hiç şüphe etmemelidir.»

«Günün doğma saati, neşe ve umudun başlangıcıdır.»

«Güzel, yalanın çocuğudur.»

«Hayat, kitaba sığmayacak kadar geniştir.»

«Namus kavramı, zaman, din, iklim, gelenek ve bilhassa giyim şekline göre değişen kararsız bir erdemdir.»

«Ne yazık ki vücudun çökmesi aklın olgunluk dönemine rastlar.»

«Sevgiyi bilmeyen, ölmeyi bilmez.»

«Yarın dudağından getirilmiş bir katre alevdir bu karanfil.»

«Yaşlıları gençlik, gençleri ise aşk ölüme götürür.»

«Arkaya bakmadan, yere yuvarlanmaksızın istenilen istikamette kaç adım gidilebilir?» [15]

Kaynaklar

[1] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Ahmed Haşim" maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul 1993.
[2] Ahmet Özdemir, "Ahmet Haşim, Hayatı - Sanatı - Eserleri", Boğaziçi Yayınları, Aralık 1997.
[3] edebiyatogretmeni.net/ahmet_hasim.htm
[4] yeniedebiyat.com/index.php?option=com_content&task=view&id=53&Itemid=82
[5] tr.wikipedia.org/wiki/Ahmet_Haşim
[6] "Ahmet Haşim: Hayatı, Şahsiyeti, Seçme Şiir ve Yazıları". Edebiyat Yayınevi, Türk Şair ve Yazarları Dizisi: 6, 1968 Ankara.
[7] siraze.net/antoloji/ahmethasim/index.htm
[8] Dr. Mustafa Apaydın, "Ahmet Haşim'in Bir Günün Sonundaki Arzu Şiiri Üzerine Düşünceler", Türkoloji Dergisi, Ankara Üniversitesi DTCF Yay., C.12, S.1, Ankara 1997
[9] msxlabs.org/forum/edebiyat-tr/11650-ahmet-hasim-ahmet-hasim-kimdir-ahmet-hasim-hakkinda.html
[10] Kenan Akyüz, "Batı Şiirinde Türk Şiiri Antolojisi", İnkılap Kitabevi, Ankara.
[11] turkcebilgi.com/ahmet_haşim/ansiklopedi
[12] gramerimiz.com/ahmed-hasim.htm
[13] Abdülhak Şinasi Hisar, "Ahmet Haşim: Şiiri ve Hayatı", Arka kapak yazısı.
[14] antoloji.com
[15] tr.wikiquote.org/wiki/Ahmet_Haşim

facebookta paylaş

Kayıtlı

Sayfa: [1]