Gizliilimler.tr.gg

Gizli dünyaların kapısını aralamaya hazır mısın?

Cinlerin Sultasından Korunma Yolları

Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı ve şifrenizi girin

Sayfa: [1]
*GönderenKonu:

Cinlerin Sultasından Korunma Yolları

(Okunma sayısı 428 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


Çevrimdışı Akhenaton
Admin
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
***************
Ruh Hali: Hasta
Rep Puanı: 1
Üye No: 1
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
Nerden: Paralel Evren
İleti: 4333
  • Profili Görüntüle

Cinlerin Sultasından Korunma Yolları

« : Mayıs 31, 2012, 12:34:20 ÖS »
Cinlerin Sultasından Korunma Yolları
Fethullah Gülen

Cin ve şeytanların sultasından korunmanın tek çaresi, manevî donanım ve iç-dış bütünlüğüne ermektir. Böyle bir donanımı gerçekleştiremeyen ve böyle bir bütünlüğe eremeyenlerin bir yanları mutlaka şeytanların egemenliği altındadır ve o insan eksiktir. Dış ve iç bütünlüğünün anlamı bir anlamda kalp ve davranış birliğiyle çok ciddi ilgilidir. İnsan, inandığını tam yaşadığı zaman bu vahdete kavuşmuş olur. Zaten Vâhid ve Ehad olan Allah'a kulluk da, böyle bir vahdeti gerektirmektedir. Evet, Tevhit-i kıble ve teveccüh-ü tam ile O'na yönelenler, cin ve şeytanların sultasına karşı kesinlikle muhafaza altına alınmış sayılırlar. Dual yaşayan 2 yüzlüler ise, böyle bir garantiden yoksundurlar.

Cin ve şeytanların sultasından korunmak için dilden dua eksik edilmemelidir. kalp, Rabbin zikriyle itminana ulaştırılırken, kafa da, hep İlâhî cilve ve tecellileri düşünmeli.. girdaba düşmekten kaçınmalı.. ve insanın tek emeli, 'başkalarını kurtarmak' olmalı.. olmalı ve hep taze gül kokulu bir iklim ve bir atmosfer meydana getirmelidir. 'Gül, gül içinde biter' felsefesiyle hareket edip, ferdî manada da daima 'istiaze' süllemiyle (merdiveniyle) Yüceler Yücesi'nin sığınağına ulaşma gayreti içinde bulunmalıdır. Çünkü şeytan ve habis cinler oraya giremez ve o kutsi otağa ulaşamazlar.

'Eûzü', Allah'a karşı bir yönelme ve bir dehalettir. Evet o, her şeyi, yine onun seviyesine göre terbiye eden Âlemlerin Rabbi'ne bir iltica ve bir sığınma demektir, çünkü O, Rabb'dir, her şeyin hakkından geldiği gibi, şerir cin ve şeytanların hakkından da gelir. Şeytanlar, sığınılması gereken her şeyden 'Eûzü bikelimâtillâhittâmmeti min şerri mâ halak; Mahlukâtının şerrinden Allah'ın tastamam kelimelerine sığınırım.[1] diyerek Rabbe sığınan insana ulaşamaz ve ona zarar veremezler. Bu, Allah Elçisi'nin bir duasıdır ve o, sığınılması gereken her şeyden, kendi kerem ve cömertliğine şâyeste şekilde kendisini koruması ve muhafaza etmesi için Rabbine böyle yalvarmıştır.

Bu mevzuda diğer bir düstur da Ayete'l-Kürsî'yi (Bakara, 2/255) okumayı ahlâk edinmektir. O da İlahî bir kalkandır ve insanı cinlerin, şeytanların şerrine karşı korur ve muhafaza eder. Aslında, bu ayette anlatılan vasıflarla muttasıf o Rabb'ı Rahime yönelme, insanın his ve duygularını tatmin eder ve teminat altına alır.. alır da, artık onun gözlerine yabancı hayaller giremeyeceği gibi kalbini ve gönlünü de şeytan işgal edemez. Yeter ki o, iradesinin hakkını versin ve elinden geldiğince istikamet içinde yaşamaya gayret etsin. Ne var ki insan, her zaman bu gerilimini muhafaza edemez. Bazen geçici de olsa ufkunu gaflet bulutları sarabilir. Bu gibi durumlarda onu uyku basar ve adeta iradesi devreden çıkar. İşte o zaman insan da, uyumayan ve asla uyuklamayan Allah'a yönelir, ona sığınır.. sığınır da, artık şeytan, onun ruhuna yol bulup giremez. Çünkü Âyete'l-Kürsî, koruyucu bir atmosfer gibi onun ruhunu sarmıştır ki, böyle bir mahfuz yere cin, şeytan giremez.

Ne dediğini duyarak ve sürekli içine doğru derinleşerek, derinleşip bütün beşerî duygularını aşarak Âyete'l-Kürsî'yi vird edinip Allah'a iltica etmek, bir bakıma, 'Ey Rabbim! Ben kendimi Sana emanet ediyorum.' demektir ki, böyle bir iltica, dua ve yalvarış arş-ı Rahmet'e ulaşınca gök ehli o kişinin etrafını sarıp adeta onun çevresinde pervane kesilir. Hangi şeytan ve şerir cinnin haddine ki, böyle bir nur halesini aşabilsin ve ışık hüzmeleriyle sarılı bulunan nezih ruhlara dokunup onları soldurabilsin? Hayır, bu mümkün değildir. Çünkü onu, artık emri her şeye galip olan Rabbi himaye etmektedir ve o, Âyete'l-Kürsî'nin okunduğu eve cin ve şeytanın girmesine izin vermeyecektir.

Son olarak, cin ve şeytanların sultasından korunma için, iç ve dış bütünlüğüne kavuşulması; dilden duanın eksik olmaması ve Âyete'l-Kürsî'nin okunmasının âdet, ahlâk edinilmesi gibi bir kısım ilkelerden bahsetmiştik. Şimdi de -müsaadenizle- bu düsturları yaşayarak onların şer ve sultalarından uzak kalabilmiş kişilerin hayatlarından örnekler vermek suretiyle konumuzu biraz daha tavzih edelim.

1) İbn-i Ebi'd-Dünya, Urve b. Muğîre'den (Urve b. Muğîre, tabiînin büyüklerinden, şanlı Sahabi ve büyük siyâsî dâhi Muğîre b. Şu'be'nin oğludur.) naklediyor:

Urve diyor ki: 'Bahçemde oturuyordum. Derken çardağın etrafını kimi karartıların sardığını gördüm. Çardağın üstünden bir ses yükseliyordu. Bu Ses: 'Urve'nin hakkından gelecek kimse yok mu?' diyordu. İçlerinden biri ileri atıldı ve 'Ben varım, ben onun hakkından gelirim' dedi. Biraz sonra mahzun, mükedder, boynu bükük geri döndü. Ona niçin bir şey yapamadığını sordular. Cevap verdi: 'Sabah-akşam okuduğu dua ona yaklaşmama mani oldu..'

Urve b. Muğîre, sabah-akşam şu duayı okuyordu: 'Âmentü billâhi vahdehû ve kefertü bi'l-cibti ve't-tâğûti ve'stemsektü bi'l-urveti'l-vüskâ; Vâhid ve Ehad olan Allah'a inandım. Ne kadar sanem ve put varsa hepsini inkar ettim. Ve ben, kopmayan ipe (Kurân'a) sarıldım.'

İşte sabah-akşam bu şekilde ahd u peymanını yenileyen ve okuduklarını yaşayan insanlara, kötü niyetli cin ve şeytanların yaklaşmaları ve onlara herhangi bir zarar vermeleri mümkün değildir. Çünkü bu dua onların korunmaları için bir vesile teşkîl etmektedir.

Bütün insî ve cinnî şeytanların deryalar dolusu şerleri olsa dahi, bu şerlerin kendilerine ulaşamayacağı birçok yüce ve yüksek kâmetler vardır! Zaten bizi teselli eden ve en kötü durumlarda, gönüllerimizde itmi'nan vesilesi olan da budur.

2) Ebû Musâ el-Eş'arî anlatıyor: 'Hz. Ömer döneminde Basra'da vali olarak bulunuyordum. Aylar geçip gitmiş olmasına rağmen halifeden en küçük bir haber alamamıştım. Onun durumunu merak ediyordum. Cin işleriyle uğraşan birisine gittim. Cinleri aracılığıyla bana halifeden bir haber getirmesini istedim. (Bu gaybı bilmek değildir. Cinler oldukça hızlı varlıklar oldukları için, çok uzak mesafelere çok kısa zamanda gidip gelebilirler ve gittikleri yerlere ait kimi haberleri normal olarak getirebilirler. Bu açıdan da buna dense dense cinleri haber toplamada kullanma denebilir.) Cinin Yemen'de olduğunu ve biraz sonra geleceğini söyledi. Derken cin geldi. Ona Ömer hakkında malumat istediğimi tekrar ettim. Acaba şimdi nerdedir ve ne yapıyordur? dedim. Cin, biraz düşündükten sonra şu cevabı verdi: 'Vallahi biz, Ömer'in yanına sokulamaz, ondan bir haber alamayız. Çünkü o, nasiyesinde Ruhu'l-Kudüs'ten bir nur taşıyor. Onu gören şeytan dahi olsa emrine râm olur ve Ömer'e itaat eder hale gelir.' (Evet Ömer, İslam'a girdikten sonra hiçbir şeytan ona yaklaşamamıştır.) Cin bunları söyledi ve Ömer'den herhangi bir haber getirmesinin mümkün olmadığını oldukça açık bir dille itiraf etti...'

Evet biz, yeniden bir Hz. Ömer soyunu, mescit, mektep ve ev üçlüsünde İslam ruhunu örgütleyen aydınlık çehre, yavru güneşler intizar ediyoruz. Gözlerimiz, ufukta, eteklerine 20. yüzyılın tozu, toprağı ve eracifi bulaşmamış, melek yapılı, melek Cibril karakterli insanların geleceği günü bekliyoruz. İnşallah şeytan, onların yanına da sokulamayacak ve temizler de temiz ruhlarını kirletip bulandıramayacaktır.

Ve işte bu nesil, bütün dünyaya ümit ve güven kaynağı olacaktır. Onlar, 14 yüzyıl önceki saadet dolu günleri yeniden günümüze çekip getirecektir ki, insanlık, şayet yeni bir dirilişe erecekse işte bunlarla erecektir. Yeter ki bizler, temsil keyfiyetimizle bu işe mani olmayalım; olmayalım ve arkadan gelecek nesl-i cedid'in önünü tıkamayalım.

3) Aşere-i mübeşşere'den olan, Hz. Ömer 'in, vefât edeceği anda yanında bulunanlara 'Keşke Ebû Ubeyde hayatta olsaydı da yerime onu bırakıp Rabbimin huzuruna öyle gitseydim' dediği, Amvas'ta vebaya yakalanarak orada şehit düşen şanlı Sahabi Ebû Ubeyde b. Cerrah ile karıştırdıkları Ebû Ubeyd'dir. Ebû Ubeyd, tabiînden olup genç yaşta İslam ordusunun başına kumandan olarak tayin edilmiş cesur bir askerdir.

Hz. Ömer, Sasanilere karşı bir ordu göndermek istiyordu ancak, ordunun başına kumandan tayininde zorlanıyordu. Çünkü askerlerin büyük çoğunluğu Hz. Hâlid'le birlikte savaşmak istiyorlardı. Oysa Hâlid, o sıralarda Bizans'a karşı savaşıyordu. İşte bu kritik anda Ebû Ubeyd, ileriye atıldı ve bu kumandanlığı kabul edebileceğini söyledi. Onun bu davranışı Hz. Ömer'i çok sevindirmişti. İçinde pek çok Sahabenin de bulunduğu orduya bu 20-21 yaşlarındaki delikanlı kumanda edecekti. Ebû Ubeyd, ordusuyla Sasanilerin üzerine yürüdü ve çok zorlu bir savaş oldu. Bir ara Kumandan atından düştü ve fillerin ayakları altında kaldı. Filler, onu çiğneyip geçerken o bütün gücüyle ricat içindeki askerlerine şöyle sesleniyordu: 'Askerlerim, gitmeyin, ben buradayım, ben buradayım..' ve onları belli ölçüde de olsa geri çevirmeye başarılı oluyordu. Ebû Ubeyd, orada şehit düşmüştü. Diğer taraftan Halife, Medine'de Ebû Ubeyd'den haber bekliyordu. Sonunda Tâif tarafından birisi geldi ve halifeye şu haberi getirdi. 'Bir vadiden geçiyordum. Kadın-erkek, genç-ihtiyar toplanmış feryat içinde ağlıyorlar ve şöyle diyorlardı: 'Kahramanca savaştılar. Cansiperane kavga verdiler. Allah için öldüler ve niyetlerine göre de Allah'ın huzuruna ulaştılar' sözlerinin sonunda da, hep bir ağızdan söyledikleri 'Vah Ebû Ubeyd, vah Ebû Ubeyd.!' çığlıkları yükseliyordu.'

Hz. Ömer, işi anlamıştı. Vadiyi dolduran ve feryat ile ağlayan Müslüman cinlerdi. İslam ordusu için gözyaşı döküyor ve şanlı kumandan için ağıt yakıyorlardı. Gerçekten de bir kaç gün sonra bir ulak geldi. Ve olanları bir bir halifeye nakletti. Ebû Ubeyd, fillerin ayakları altında can vererek şehit olmuştu...[2]

Evet, cin ve şeytanların şerrinden korunmak için Ebû Ubeyd şuuruna sahip olmak gerekir. Bu da, her halde cihat ruhuyla bütünleşme, dava uğruna candan cânandan geçme şuurudur ki, öyle olanlar bu amellerinin mükâfatını, cin ve şeytan iğvasına karşı korunmuş olmakla görürler. Çünkü cihat aşkıyla yanıp tutuşan bir insanı, ne insî ne de cinnî şeytanlar asla kandıramaz.

Cinler ve şeytanlar, insanların günahlarıyla açtıkları menfezlerden girer.. girer ve insanı çepeçevre kuşatırlar. Bu menfezler kapanmalıdır ki, onlar içeri giremesinler ve insan da, onların şerrinden korunmuş olsun.

Ehl-i keşfin müşahedesiyle cin ve şeytanların müminlere musallat olmaları, daha çok onların kimi manevi yönlerden açık ve zayıf olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu da; cünüplük, hayız, nifas halleri, abdestsizlik, su-i edep içinde gafilâne davranışlar sergileme gibi durumlardır ki, ruh bozuklukları ve fizyolojik olmayan cinnetler, ekseriyetle böyle boşlukların ardından insana ârız olurlar. Eğer bunlarda cin ve şeytanın parmağı varsa -ki vardır- onlar, müminin içine mutlaka, onun bir günahından yol bulup girmişlerdir.

Evet, eğer sen bir kale gibi isen, bu kalenin kapıları açık olursa ezeli düşmanın elbette o kapılardan girecek ve senin vücut kaleni teslim almaya çalışacaktır. Eğer böyle bir akıbete düşmek, maruz kalmak istemiyorsan, mutlaka günahlardan kaçınmalı, dikkatli bir hayat yaşamalı ve kalenin içten fethedileceğini de asla unutmamalısın...

Habis cinler ve şeytanlar, her çeşit günahı alet olarak kullanırlar. İçki, kumar ve fuhuş, onların sıkça kullandıkları aletlerdir. Bu günahları irtikap edenler, şeytan tuzağına düşmüş sayılırlar.

4) Abdullah İbn-i Abbas'ın öğrencilerinden Katade b. Diâme anlatıyor: 'Şeytan, Allah tarafından tard edilip huzurdan kovulunca sordu:

Şimdi ben ne yapacağım?
Allah, hikmet diliyle cevap verdi:- Büyü yapacaksın! (İnsanları büyüleyecek, bakışlarını bulandıracak, kalp ve kafalarını dumura uğratacaksın. Böylece onların muvazene ve dengeleri bozulacak. Akılları hükmünü tam icra edemeyecek. Ve kalplerinin Allah'la olan alakası kesilecek ve etkisiz kalacak.)
- Ben ne okuyacağım?
- Şiir. (Yani dil dökerek, edebiyatı bu işte kullanarak, fuhşa ait kitap ve dergi neşretmeyi insanların kafasına sokarak onları büyülemeye çalışacaksın.)
- Ne yiyeceğim ben?
- Bütün kirli şeyleri. (Hem yiyecek hem de sana tabi olanlara yedireceksin. Besmelesiz etler, kirli tavuklar, doğrudan doğruya eti haram kılınmış hayvanlar, helal-haram demeden çeşitli spekülasyonlarla kazanılan ticari gelirler, faizler, rüşvetler...)
- Ben ne içeceğim?
- Sekir (sarhoşluk) veren her şeyi. (Şarap içeceksin ya da şarabın adını değiştirecek, ona başka bir isim bulacak ve onu içeceksin. 'Alkolsüz bira' diyecek ve su yerine onu içeceksin. Diğer taraftan yeni yeni uyuşturucular icat edecek ve onları kullanacaksın. Afyon, morfin, kokain, kafein vb.. İşte sen bunları içeceksin.)
- Benim yurdum neresi?
- Hamamlar. (Çırılçıplak, haya ve edepten mahrum yıkanılan yerler, saunalar, plajlar...)
- Benim meclisim neresi?
- Çarşılar, pazarlar, sokaklar.
- Benim münadim kimdir?
- Davullar, zurnalar ve rûhî heyecan uyarmayan her şey.
- Benim silahım nedir?
- Fuhşıyât.
Evet, şeytan huzurdan kovulunca bunları soruyor ve ona Allah'tan bu cevaplar geliyor.

Madde madde bu konuları izaha gerek var mı bilemiyorum? Dünyanın haline ve hâssaten İslam âleminin yürekler acısı durumuna bakıldığında Katade b. Diame'nin naklettiği bu sözlerin haklılık derecesi daha iyi anlaşılacaktır. Bunun için isterseniz gözümüzün önünden filim şeridi gibi Müslümanların utandırıcı hallerini geçirebilirsiniz.. geçirin ve düşünün, cin ve şeytanların günah menfezlerinden tâ nerelere kadar girdiğini anlamaya çalışın!. Sonra bir de yüzünüzü Batı dünyasına çevirin. İnsanların çoğunluğunun ruhen dengesiz olduklarına bakın. İntihar olaylarının her geçen gün nasıl korkunç boyutlara ulaştığını görün.. görün ve ürperin.

Bugün İnsanlar, sırf düşünmemek için ne çarelere başvurmaktalar batı hayatında.. Öyle ki, hiç adı sanı duyulmadık kumar çeşitlerinin sergilendiği kumar masalarında ömrünü bitirip tüketen insanlar var. Batı hayatında bunların birçoğu kendilerinden kaçmak için bu gibi illetlere sığınmaktalar.. ve bu yerlerde başka değil ancak şeytan saltanatı hükümferma. Bu ülkelerde insanlar, bütünüyle mefistoya yenik düşmüşlerdir. Şeytan önce onların dengelerini bozmuş, sonra da yanlış çarelerle onları iyice sersemleştirmiştir. Bu da Şeytan'ın en klasik oyunu ve en eski hilesidir. Çünkü Feodalizm, Kapitalizm ve Komünizmin hepsinin altında, Şeytan'ın bu hilesi ve oyunları vardır. Evvela o, insanları tatmin olamayacakları noktalara sürüklemiş ardından da çeşitli isimler altında (işçi hareketi, proletarya diktatörlüğü vs. gibi) hortlattığı insanlara, yanlış çareler takdim etmiş ve onları büsbütün şirâzeden çıkarmıştır. Gerek Marks'ın ve gerekse Engels'in eliyle insanlığa takdim edilen çareler, hep Şeytan'a ait birer hile ve oyundan ibârettir. Gerçekten de bu oyunun sona erişini bizimle beraber şimdi bütün dünyada seyretmektedir. Cin ve Şeytan'ın bu tür iğva ve oyununa düşmemek için inanan bir dünyanın kurulması şarttır. Çünkü iman, insanlığı kurtaracak tek çaredir.

22 Mayıs 2006

Dipnotlar

[1] Buhari, Enbiya: 10; Müslim, Zikir: 54-55; Dârimî, İsti'zân: 48
[2] İbni Kesir, el-Bidaye, 7/28

facebookta paylaş

Kayıtlı

Ama bu kente gelirsen unutma beni ara
Sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım

Sayfa: [1]