Gizliilimler.Org

Gizli dünyaların kapısını aralamaya hazır mısın?

Kapadokya, Agharta-Şamballah ve Hitler Gizemi

Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı ve şifrenizi girin

Haberler:

Sayfa: [1]
*GönderenKonu:

Kapadokya, Agharta-Şamballah ve Hitler Gizemi

(Okunma sayısı 1253 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


Çevrimdışı Akhenaton
Admin
Özel Onur Üyesi
*

Kazandığı madalyalar:
***************
Ruh Hali: Hasta
Rep Puanı: 0
Üye No: 1
Açtığı Konuları Göster
İletilerini Göster
Cinsiyet:
Nerden: Paralel Evren
İleti: 4311
  • Profili Görüntüle

Kapadokya, Agharta-Şamballah ve Hitler Gizemi

« : Mayıs 28, 2012, 06:00:12 ÖS »


Kapadokya, Agharta-Şambala ve Hitler Gizemi

Elimdeki bir derlemeyi paylaşmak istedim, yüzde yüz doğruluğuna katılmasanız bile tümünü okumanız kimi soru işaretlerini yorumlamanıza yardımcı olacaktır...

Kapadokya bölgesinde açıkçası sayısını bilemediğimiz kadar irili ufaklı bir sürü yeraltı şehri mevcut. Bunların bazıları gezilebiliyor, bazılarıysa ağzına kadar taş toprak dolu. Bölgedeki yeraltı şehirlerinin yapısını en iyi şekild şu benzetmeyle tarif edebiliriz. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizi düşünün. Büyük binalar ve aralarında serpiştirilmiş gecekondular var. Örneğin İstanbul'daki bir Akmerkez binasının bir 2 kilometre uzağında derme çatma gecekondular görünür. Kapadokya'daki her yeraltı şehri bir bina olarak kabul edersek, yeraltı şehirlerinin bazıları İstanbul'daki Akmerkez ya da Galleria gibi, bazıları da bizim gecekondularımız gibi derme çatma sayılabilecek yerlerdir. Bölgedeki son derece büyük, tanınmış ama bugünkü teknolojik imkanların üstünde olması gereken bir teknoljiyle açılmış yeraltı şehirlerinin yanısıra daha mütevazi yeraltı şehirleri de var. Burada akla gelen şey bir iki, hatta sadece 1 özgün örneğin çevresinde daha sonraki dönemlerde ve daha ilkel kimselerce kimi taklit kazılar yapıldığıdır. Kapadokya'daki yeraltı şehirlerinin en fazla tanınanları Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirleridir. Bu 2 şehir birbirinden yaklaşık olarak 9,10 kilometre kadar uzaktadır. Gerek konuyla ilgili arkeologlar, gerekse çevre halkı tarafından bu 2 yeraltı şehrini birbirine bağlayan bir tünelin varlığı bilinmektedir. Yeraltı şehirlerindeki tüneller tabii ki, Kaymaklı ve Derinkuyu arasındakiyle de sınırlı değildir. Örneğin Kaymaklı'nın 12-15 kilometre doğusunda kalan Mazı Köyü yeraltı şehrinin Kaymaklı ve Derinkuyu' ya bağlayan tünellerin oluğu da bilinmektedir.

Bilinmeyenin Boyutu Nedir?

Bölge halkı var olan bütün yeraltı şehirlerinin birbirine tünellerle bağlı olduğunu iddia ederler. Bu durumda bölgenin altı bir örümcek ağı gibi tünel şebekeleriyle örtülü oluyor. Bu tünellerin hemen hemen hepsi bugün ya duvar örülerek ya da göçükler yüzünden kullanılmaz durumdadır. Yakın gelecekte de bunların açılması için herhangi bir çalışma yapılmasını beklemek mümkün değildir. Yeraltı şehirlerinin yeniden keşfedilmeleri ve ziyarete açılmaları o kadar eski değil. Örneğin, yetkili kimseler Derinkuyu diye bir yer olduğunu ancak 1963' te keşfedebilmişler. Bu şehirleri ilk defa gezen bir kimseyseniz şaşkınlık içinde kalmamanız, hayran olmamanız mümkün değil fakat bilmelisiniz ki, gezdiğiniz yerler yeraltı şehirlerinin bugün bilinen kısımlarının ancak 10'da 1'idir. Geziye açık olan ve aydınlatılmış kısımların dışında çok geniş bir alan ve bir sürü çıkış kapısı daha vardır. Tabii bunlar bilinenler. Bilinemeyen kısımların ne ntelikte olduğu konusu ise doğal olarak bilinmiyor. Fakat, örneğin Derinkuyu' nun altında en 3 ile 8 kat kadar bir derinlik olduğu arkeologlar tarafından tahmin ediliyor. Aslında Kapadokya ve yeraltı hakkında bazıları arkeolojik, bazıları turizm amacıyla yazılmış olan Türkçe ve hemen her dilde yayınlanmış olan yüzlerce kitap bulunmaktadır. Konuyu bu açıdan merak edenler söz konusu kitapları turistlik eşya satışı yapan her dükkandan alabilirler ve gerek kaya kiliselerinin, gerek yeraltı şehirlerinin bilinen her ayrıntısını, derinliklerini, ölçülerini kısaca herşeyi öğrenebilirler.

İnkalar Hazinelerini Yeraltına Sakladılar


Bu yazıda ise, kendi ekolümüz icabı bu bölgenin ve yeraltı şehirlerinin ökült incelemelerini yapıyoruz. Kaymaklı ve Derinkuyu konularında daha ileri gitmeden önce dünyanın değişik yerlerindeki benzeri yerleri ve bu yer hakkındaki araştırma ve iddaları kısaca hatırlamamız yerinde olur. Bizdeki gibi yeraltı şehri ismi verimemiş de olsa dünyanın değişik yerlerinde bir sürü tünel ağı bulunmaktadır. Bu tünellerini birçoğu günümüzde bilinmektedir fakat hepsi de belli yerden sonra tıpkı bizim yeraltı şehirlerimiz gibi taş, toprakla dolmuş ya da doldurulmuştur. Güney Amerika' da, Ekvador, Peru, Bolivya civarında Eski İnka uygarlığından kalma birçok tünel olduğu söylenir. İspanyol yağmacılarının en önemlisi olan Pizarro' nun ordusundaki bir asker rahip olan Cieza de Leon, son İnka imparatoru olan Atahualpa' nın, Pizarro tarafından öldürülmesinden 4, 5 yıl sonra yazdığı notlarda, İnkalar' ın, İspanyol soygununda korkarak hazinelerini bugün bile bulunamamış olan gizli yerlere taşıdıklarını yazar. Bu gizli yerler dağların altında oyulmuş olan tünel sistemleriydi. Bu fikri aslında İngiliz Arkeoloğu Harold Wilkins'in de buşunduğu birçok biliminsanı desteklemektedir. Başka br görüşe göre ise, söz konusu tünel sistemleri son derece ileri bir uygarlık tarafından binlerce yıl boyunca oyulmuştur. Güney Amerika'daki tünel sistemleri çok fazladır ve sadece İnka ülkesinde değildirler. En fazla bilineni, Lima' yı, Peru' nun eski başkenti olan Cuzco' ya bağlayan ve sonra da Bolivya sınırına kadar uzanan bir tünel şebekesidir. Eski belgelere göre bu tünellerde çok zengin Kralın mezarı vardır. Fakat bugün kimse tünellerde hazine aramayı düşünmüyor, çünkü tüneller hemen hemen tamamen toprak doludur, temizlenmeleri, içlerinden çıkması olası olan hazinelerden çok daha pahalıya malocaktır. Tünelleri araştırmış olan biliminsanlarının çoğunluğu da, bunları İnka tarafından kazılmayacağı konsunda aynı fikirdeler.

Malta-Fas-İspanya Bağlantısı


İnka'lar bu tünelleri biliyorlar ve kullanıyorlardı fakat ilk inşaatçıların kimler olduğunu onlar da bilmiyorlardı. Güney Amerika' dan sonra Kuzey Amerika, California ve Virginia' da tünel sistemleri vardır. En ilginç sistemlerden birisi de Hawaii' de olduğu söylenendir. Buradaki tünel sistemlerinin kimi adaları birbirine bağladığı da idda edilir. Bundan 4, 5 yıl kadar önce televizyonda yayınlanan ve gerek müziği, gerekse içeriğiyle yurdumuzda da büyük bir beğeni kazanan İpek Yolu belgeselinin bir bölümünde gösterdiği gibi Asya'nın altı sonradan sulama kanalı haline getirilmiş tünel sistemleriyle örümcek ağı gibi oyulmuştur. Tünellere Akdeniz bölgesinde de rastlanır. Örneğin Malta' da böyle sistem vardır, 50 metrelik bir böIümüne girilmiş olan bir Malta tünelinin Cebelitarık boğazını altından geçip, İberik Yanmadasıyla Fas'ı birleştirdiği söylenir. Avrupa' da sadece bu tünelin girişi olan bölgede maymun yaşar ve bu maymunların Afrika' dan, bu tünel aracılığıyla Avrupa' ya geçtikleri söylenir, Ayrıca İsveç' te ve Çekoslovakya'da da bilinen tUnel sistemleri vardır. Kimi iddialara göre dünyanın altındaki tUneller burada anlatıldığından da uzundurlar. Örneğin Tibet Lamaları, Tibet' ten, Güney Amerika' ya kadar giden tüneller olduğunu ısrarla iddia ederler.

Erich von Daniken'in gördükleri

1994' de Bir Amerikan dergisinin Ekvador muhabiri olan John Sheppard, Kolombia sınırında elinde dua değirmeniyle meditasyon yapan tipik bir Tibet rahibi gördüğünü yazar. İddaya göre bu adam 13. Dalai Lama' dır. 1933' te ölmüş olduğu idda edilen bu kişinin mezarı boştur ve Tibet rahipler onun ölmeyip, Budizm' i benimsemeden önceki vatanı olan Güney Amerika' ya döndüğünü ve bu iş için tünelleri kullandığını söylerler. Yine de bu hikaye pek güvenilir değildir. Güney Amerika'daki tünel sistemlerini bildiğimiz kadarıyla en son inceleyen kimse Erich Von Daniken'dir. Daniken "Ausstat und Kosmos" adlı eserinin hemen hemen tamamında Güney Amerika mağaralarından bahseder. Ekvador Cumhuriyeti' ndeki mağaralar Arjantin uyruklu ve Macaristan doğumlu Juan Moricz tarafından keşfedilmiş ve kendi adına tapusu alınmıştır. Daniken bu mağaraları 1972' de gezer. Mağaralara, dağdaki bir oyuktan girilir. İlk önce 80 metre kadar, ipten yapılmış bir asansötle diklemesine inildikten sonra sonsuz bir tünel sistemine girilir. Bazıları dar, bazıları geniş olan tünellerden, Daniken'in gördüklerinin hepsi köşelidir. Duvarları dümdüz ve her yan cam gibi bir maddeyle kaplıdır. İçerde manyetik etki çok güçlüdür ve pusulalar çalışmaz. Daniken girdiği dev bir salondan bahseder. Bu salonun içinde masa, sandalye benzeri olan ve hangi maddeden yapıldığı belli olmayan eşyalar vardır. Salonun taban ölçüsü 110 x 130 metresie ve bu ölçü Teotihuacan'daki piramitin taban ölçüsüyle aynıdır. İçerideki kimi buluntular burasının M.Ö. 9000 ile 4000'lü yıllarda bile mevcut olduğunu göstermektedir. Kimi duvarlarda da, şüphe yok ki, inşaatçılardan binlerce yıl sonra gelen ilkel insanlarca yapılmış olan dinozor benzeri hayvan çizimleri vardır. Tünellerden birçok altın eşya da çıkarılmıştır. Kimi altın levhalarda deşifre edilememiş olan bir alfabeyle yazılmış yazılar vardır. Daniken burada gördüğü bir altın küre üstünde çok fazla durmakta ve kürenin Uzaylılarla ilgili olduğunu iddia etmektedir ve işin en ilginç yanı da, Daniken'in aynı kürenin gerek boyut gerekse üstündeki garip yazı ve resimlerle birebir benzeri olan bir taş küreyi de İstanbul Arkeoloji müzesinde görüğünü ve bu kürenin tasnif edilememiş eşyalar arasında olduğunu yazmaktadır.

Binlerce Yıl Öceki Isı Matkabı

Tünellerin açılışları konusunda Daniken öyle binlerce yıl süren şartlar düşünmüyor. Ona göre bu tüneller bir uzay uygarlığı tarafından nükleer enerji ya da benzeri bir şey kullanılarak çok kısa zamanda açılmıştır. Bu iddası için kanıt olarak da "Der Spiegel" dergisinin 3 Nisan 1972 tarihli sayısındaki bir yazıyı göstermektedir. Bu yazıda ısı matkaplarından bahsedilmektedir. Yazıda anlatıldığına göre los Alamos' taki Nükleer Araştırma Merkezi' ndeki bilim insanları tarafından birbuçuk yıllık bir çalışma sonrasında bir ısı matkabı yapılmıştır. Aracın ucu volfram çelliğidir ve grafitle ısıtılmaktadır. Delme işlemi sırasında, delinen yerden dışarıya hiçbir şey çıkmamaktadır, delici, taşları eritip, delinen yerlerin iç yüzeylerine preslenmekte, preslenen yerler de bir süre sonra öylece donmaktadırlar. Derginin verdiği bilgilere göre ilk denemesinde 4 metre kalınlığında bir taş blok hiçbir ses ve atık madde çıkartılmadan delinmiştir. Loss Alamos bilim adamalarının bir askeri tanka benzeyen, köstebek gibi çalışacak olan büyük bir delicinin planlarını hazırladığı ve bununla Magma tabakasına inip, örnek almanın düşünüldüğü de belirtiliyor. Bu ısı matkabı konusunu aşağıdaki, Derinkuyu ve Kaymaklı'nın kazılmasıyla ilgili bölümde tekrar hatırlamak yerinde olur.

Agharta-Şambala ve Hitler Uzantısı


Konunun Kapadokyayla ilgili kısmına tekrar dönmeden önce dünyanın her yanında hemen hemen ırmaklar kadar çok rastlanan bu tünel sistemlerinin kimler tarafından yapıldığına dair iddaları da görmemiz yerinde olur. Kimi ciddi araştırmacılar ve Okültistler binlerce yıl önce dünyada yaşamış ona ve günümüzün masal ve efsanelerinde sözü edilen bir devler ırkından bahsederler. Tünellerin kaynağı Daniken gibi araştırmacılar uzay uygarlıkları olarak gösterirken, bazıları devler ırkı, bir kısmı da çok çok eski çağlarda mevcut olan Atlantis ve Mu kıtalarının batışlarından sonra kurtulan kimseler olarak gösterirler. Söz konusu kıtalar batıp, yeryüzü şekil değiştirdiği zaman kurtulan kimselerin uzay çağı teknolojisine ve insanüstü psişik güçlere sahip olduklarına inanılır, o zamanlardaki en yüksek kara parçalarına sığınırlar ve bu bölge, bugünkü Himalaya dağları ve çevresidir. İki kıtadan gelenler 2 ayrı yeraltı şehri kurarlar. Bunlardan biri Agartha diğeri Şambala ismiyle bilinirler. Kimi iddalara göre de söz konusu yeraltı şehirlerinin biri sağ-el yolunu izleyen majisyenler ait, diğeri karanlık yolu izleyicilerine aittir. Agatha ve Şambala sakinleri daha sonraki dönemlerde insanlarla çok az iletişim kurarak günümüze kadar yaşarlar. Kimi inançlara göre bu şehirler dünyanın aydınlık ve karanlık pisişik merkezleridirler. Yeraltı uygarlıklarının sakinleri hem pisişik yeteneklerini hem de nükleer enerjiyi kullanarak dünyanın her yanına açılan tüneller yaparlar. Gerçek ya da fantezi, dünyanın birçok bölgesinde yeraltında yaşayan üstün varlıklara ait efsaneler vardır. Bunlar 3 aşağı, 5 yukarı birbirine benzemektedirler. Kimi kimseler Himalayalar'ın altındaki yeraltı şehirlerini Atlantis ve Mu uygarlıklarına bağlarken kimi kaynaklar onların çok eski dönemlerde dünyamızı ziyaret eden uzaylılardan kalma ikmal merkezleri olduğunu söylerler. Kapadokya, Derinkuyu ve Kaymaklı gibi yeraltı şehirleriyle bu efsanelerin ilişkili olup olmadıklarını incelemeden önce özellikle Hitler Almanya' sı dönemindeki okült inanışları, gizli majikal örgütleri ve kimi kimseleri tanımamızda, fikirlerini bilmemizde fayda vardır. Kimi iddialara göre de Adolf Hitler, Şambala rahipleri tarafından yönlendirilmiş olan bir medyumdu. Bu yüzden eski uygarlıklar, Okült ekoller ve yeraltı şehirleriyle ilgili olarak yapılan araştırma ve yorumlara Hitler Almanyasıyla başlamak daha çarpıcı olabilir.

Vril ve "Bizi Ezecek Olan Irk"

Roketler konusunda dünyanın büyük uzmanlarından birisi olan Dr. Willy Ley 1933' de Almanya' dan kaçar. Ley, Vril örgütünün ilk açıklayanlardan biridir. Örgüt Berlin' de kurulmuş olan küçük bir Order' dı. Vril, günlük hayatımızda çok az bir parçasını kullannabildiğimiz sonsuz enerjidir. Vril' e hakim olan kimse kendisine de, başka dünyalara da hakim olur. İnsanlar bütün çabalarını buna yöneltmelidirler. Dünya değişecektir. Efendiler, yeraltından yeryüzüne çıkacaklardır. Onlarla anlaşırsak bizi de efendi, anlaşamazsak köle olacağız. Vril fikri aslında, yine bir Golden Dawn üyesi olan Bulwer Lytton' un "Bizi Ezecek Olan Irk" isimli romanından alınmıştır. Aynı zamanda "Pompei'nin Son Günleri" isimli eserin de yazarı olan Lytton bu kitapta, Ruh âlemi bizden çok daha yüksek olan insanları anlatır. Bunlar şimdilik gizlenme durumundadırlar. Dünyanın merkezinde bulunan mağaralarda yaşarlar ve her şeyin üstünde güç sahibidirler.

İlk bakışta, bir romandan yola çıkan herhangi bir örgütün bu kadar ciddiye alınması saçma gibi görünebilir fakat şunu da düşünmek gerekir; Dünyada meydana gelmiş olan birçok oluşum tarihlerinden çok önce romanlarda oluşmuşlardır. Örneğin, 1896' da Peter Shiel bir roman yayımlar. Kitap Avrupa çapında bir örgütten bahsetmektedir. Örgütün üyeleri zararlı buldukları aileleri öldürüp, cesetleri yakarlar ve kitabın ismi S.S' lerdir. Aynı şekilde Titanik, batışından çok önce bir romana konu olmuş ve romanda geminin büyük ölçüleri, batış şekli ve hatta romandaki "Titan" ismi gerçeğiyle tutarlı olmuştur.

Yeraltı Evreni (2)

"Ben Onu Gördüm"

Jules Verne, nükleer denizaltıdan, uzaya atılan füzelere kadar birçok şeyi romanlarında anlatmıştır. Bunlara benzer daha birçok örnek saymak mümkündür. Ayrıca S.S.'lerin yazarı olan Lytton' un da bir majikal örgütün üyesi olduğu ve aldığı kimi bilgileri roman haline getirdiği de düşünülebilir. Dr. Ley' e göre Vril örgütünün üyeleri ırk değiştirmek ve dünyanın merkezinde saklanan adamlara benzemek için gereken kimi sırları bildiklerie inanmaktadırlar. Kimi özel kültür fizik yöntemleri vardır. Lyton, romanında özellikle cehennem dünyasının gerçeklerine parmak basmaya çalıştığını söyler. İnsan üstü güçlere sahip olan varlıkların varlığından emin olduğunu belirtir. Bu yaratıklar insanları ezecek ve aralarından seçtiklerini pek büyük değişimlere uğratacaklardır. Golden Dawn'ın başkanlarından biri olan Samuel Mathes 1896' da Gizli Şefler konusunda şunları yazar: "Bana kalırsa onlar dünyada yaşayan fakat insanüstü güçlere sahip yaratıklardır. Kişisel deneyimlerim bana, bir ölümlü için onların karşısında dayanabilmenin ne kadar zor olduğunu gösterdi. Öylese dehşet verici bir gücün karşısında olduğumu hissediyordum ki, soluğum kesiliyor, ağzımdan, burnumdan, kulaklarımdan kan geliyordu." Hitler de üstün yaratıklarla kontak kurduğunu söylüyordu. Danzig hükümet başkanı olan Rauschning' e insan ırkının değişimi konusunda şöyle der; "Yeni insan aramızda yaşıyor. Size bir sır vereyim. Ben onu gördüm." Bunları anlatırken titrediğini söyleyen Rauschning ayrıca şu olayı anlatır; Yakındarında birisinin anlatığına göre Hitler geceleri çığlıklar atarak uyanırmış. Karyolayı sallayacak kadar şiddetli titremeler yaşar ve odanın köşesine bakıp, "İşte o, işte o, buraya gelmiş" diye inlermiş. Bundan sonra da anlaşılmaz bir dilde konuşurmuş.

Horbiger, "Korkunun Kralı"nı anlatıyordu


Nazi Almanyası' nda üstünde durulan 2 temel kuram vardı. Bunlar dünyanın ve insanın açıklaması sayılırlardı; Oyuk Dünya ve Donmuş Dünya Kuramları. Ebedi. Buz Öğretisi'nin kurucusu olan Hans Horbiger 1860' da Triol bölgesinde doğdu. Hitler ve Himmler ona inanıyorlardı. Hitler; "Bir Kuzey Nasyonal sosyalist bilimi vardır ki, yahudi liberal bilime karşı çıkar. Batı'da benimsenmiş olan bilim bozulması gereken bir tılsımdır." diyordu. öğretinin taraftarları tarafından 3 yıl içinde 3 kalın kitap, halka yönelik 40 kadar daha basit kitap ve yüzlerce broşür yayınlanmıştır. "Dünya Olaylarının Anahtarı" isimli bir de yüksek tirajlı, aylık dergileri vardı. Bir broşürlerinde şöyle diyorlardı; "Hitler yahudi politikacıları kovdu. 2. bir Avusturyalı olan Horbiger de yahudi bilim insanlarını kovacaktır." Horbiger'in fikirleri Nietzche'nin felsefesi ve Wagner'in mitolojik görüşleriyle uyumluydu. Bu dönemde, Ari ırkın kökeninin başka bir dönemde dünyaya ve yıldızlara hakim olan üstün insanların yaşadığı döneme dayandığı inancı iyice yerleşmişti. Horbiger öğretisinin cevaplamaya çalıştığı 3 temel sorun vardı; Neyiz, nereden geliyoruz ve nereye gidiyoruz? Horbiger'in teorileri özet olarak şu şekildedir; "Yıldızlar buz yığınlarıdır. Bugüne kadar birkaç Ay, Dünya' ya çarpmıştır. Şİmdiki Ay' da Dünya' ya düşecektir. İnsanlığın bütün geçmişi buz ve ateş arasındaki savaşla açıklanabilir. İnsan büyük bir değişimin eşiğindedir ve tanrısal nitelikler kazanmak üzeredir. Bu yeni insanın birkaç örneği dünyada yaşamaktadır. Bunlar zaman ve mekan sınırlarının ötelerinden gelmiş olabilirler. Dünyanın sahibi ya da korkunun kralı doğuda, gizli bir şehirde hüküm sürmektedir. Onunla kontaklar kurmak mümkündür. Onunla anlaşmaya varanlar Dünya'nın görünümünü değiştirecektir ve insanlığa anlam kazandıracaklardir."

Devlerin Yaşadığı Çağlar


Horbiger' e göre, günümüzdeki Ay, Dünya'nın dördüncü uydusudur. Tarih boyunca 3 Ay daha vardır. Bunlar sırasıyla Dünya' ya düşmüşlerdir. Fakat bu seferki, öncekilerinden çok daha büyük olduğu için çok daha büyük felakerlere yol açacaktır. Dünya' da 4 büyük jeolojik dönem yaşanmıştır. Çünkü geçmişte 4 uydu vardı. Bugün dördüncü zamandayız. Bir Ay Dünya' ya düştüğünde ilk parçalanmadan oluşan halka Dünya' ya düşüp, yer kaabuğunu örter. Bu da her şeyi fosilleştirir. Normal dönemlerde gömülen organizmalar fosilleşemezler, sadece çürürler. Fakat bir ay'ın düştüğü zamanlarda fosilleşme olabilir. İşte bu yüzden jeolojik zamanları ayırdedebiliriz. Bir uydu yakşaldığı zaman birkaç 1000 yıl boyunca Dünya' ya çok yakı bir yörüngede olur ve yerçekimi çok azalır. Yaratıkların büyüklüğünü belirleyen şey çekim gücüdür. Bu yüzden, uydunun yakın olduğu dönemler, devleşme dönemleridir. Birinci jeolojik dönemde büyük bitkiler ve böcekler, 2. dönemin sonunda Dinozorlar oluşmuştur. Ani değişimler olmamaktadır, çünkü kozmik ışınlar çok güçlüdür. Daha sonraysa dev insanlar oluşur. Tevrat'ın Yaratılış bölümü devlerin dokuzyüzyıl yaşadıklarını anlatır. Bunun nedeni ağırlığın olmamasından dolayı organizmanın geç yaşlanmasıdır. 2. dönemin sonundaki felaketten ancak birkaç tür hayatta kalır ve bunlar giderek küçülürler. 3. zaman Ay' ı yörüngeye girdiği zaman daha akıllı bize göre normal insanlar türerler. Gerçek atalarımız bunlardır. Bununla beraber atalarımızla beraber eski devler de hala yaşamaktaydılar. Atalarımıza uygarlığı öğretenler bunlar. Devler insanlara tarım, madencilik, sanat, bilim, fizikötesi bilgileri öğrettiler. Bu dönem Altın Çağ olarak bilinen dönemdir. Bu dönem çeşitli mitolojilerdeki devler ve tanrıları, Mezopotamya'nın dev krallıklarını açıklar.

Tiahuanaco Kapısı


Ve sonra 3. dönem Ay' ı da yaklaşır, çekime kapılan sular yükselir. İnsanlar ve devler en yüksek tepelere çekilirler ve kimi merkezler oluştururlar. Horbiger ve takipçileri buraları Atlantis olarak nitelendirirler. Horbiger'in İngiliz taraftarı Bellamy, Güney Amerika' da, And Dağları' nda 4000 metre yükseklikle, 700 kilometre uzunlukta bir bölgede deniz tortuları bulunur. Bunlardan da 3. zamanın sonunda ortaya kadar yükseldiği sonucu çıkartılır. O dönemin uygarlık merkezlerinden biri Titicaca gölü yakınlarındaki Tiahuanaco' yu. Bu kentin kalıntıları yüzbinlerce yıl öncesinden kalmadır. Daha sonraki uygarlıkların hiçbirine benzemez. Horbigercilere göre orada devlerinizleri açıkça bellidir. Yine Horbiger'in taraftarlarından olan Alman arkeolog Kiss 1928 ile 1937 yılları arasında Tiahuanaco' da bit kapı incelemiştir. Kapının en az yüzbin yıl öncesine ait olması gerekiyordu. 10 ton ağırlığındaki kapının süslemelerinin 3. zaman astronomları tarafından yapılmış bir takvim olduğu ileri sürülmektedir. Bu süslemelerde Ay'ın görünür ve gerçek hareketleri, Dünya'nın da dönüşü göz önüne alınarak işlenmiştir. Bundan çıkan sonuç ta Tiahuanaco' nun 3. zaman sonunda devler tarafından kurulan bir deniz uygarlığı olduğudur. Tiahuanaco, aynı tipteki 5 merkezden biridir. Orada aynı zamanda da büyük bir liman ve rıhtım kalıntıları da bulunmuştur. Diğer merkezlerin Yeni Gine, Meksika, Habeşistan ve Tibet' te olduğu anlatılır. Devler, 3. Ay'ın da yörüngesinin daraldığını ve zamanı gelince düşeceğini biliyorlardı. Sular alçalacak ve 5 büyük merkez ortada kalacaktı. Meksika' da Toltekler, Dünya'nın geçmişini, Horbiger'in görüşüne göre açıklayan yazıtlar bırakmışlardır. Günümüzden 150.000 yıl sonra devler de uygarlıklarını kaybederler. Yönettikleri insanlar eski vahşi hallerine dönerler. Horbiger, Dünya'nın 138.000 yıl boyunca Ay' sız kaldığınnı hesaplar. Ay' sız dönemlerde cüceler v kimi önemsiz, küçük hayvanlar türer ve son kalan devler bir krallık kurarlar. Bu krallık 10' K ile 60' K enlemleri arasındaki bir düzlüğe yerleşir ve 2. Altantis kurulur. And Dağları' ndaki Atlantis ve çok sonra kurulan Kuzey Atlantik' teki 2. Atlantis' tir ve Platon' un bahsettiği Atlantis 2. Atlantis' tir. 12.000 yıl önce günümüzün Ay' ı, Dünya'nın yörüngesine girer. Yeni felaketler olur, denizler kabarır, Buzul Çağı başlar ve Atlantis batar. Bu da kutsal kitaplarda anlatılan Tufan ve kıyamet olayıdır.

Rampa Kimdi? Crowley, Dee ve Kelly Üçgeni

1957' de İngiltere' de Horbigercilerin destekleyen bir kitap yayınladı. "Üçüncü Göz". Kitabı yazan bir Avrupalıydı fakat kendisinin Tibet' li bir Lama ve isminin Lobsang Rampa olduğunu iddia ediyordu. Rampa "İkinci Beden" isimli kitabında da çok detaylı bir şekilde anlattığı gibi hayattan bezmiş bir Avrupalıyla Astral planda beden değiştirdiğini iddia ediyordu. Bir çok kişi Rampa'nın Hitler tarafından Tibet' e gönderilen Almanlardan biri olduğunu ve savaştan sonra orada kalıp, uzun süre sonra geri döndüğünü düşündü. İngiliz gazeteleri Rampa' nnın kimliğini araştırdılar fakat resmi istihbarat servisleri bile hiçbir şey bulamadılar. Rampa ya iddia etiği gibi gerçek bir Lamaydı ya da kendisine aktarılmış olan kimi şeyyleri anlatıyor ve bu şekilde Horbigerci ya da Nasyonal tezleri dile getiriyordu. Şurası kesindir ki, Rampa'nın açıklamaları Tibet konusunda uzman olan kimseler tarafından hiçbir zaman yalanlanmamıştır. Rampa, "Üçüncü Göz" de yeraltındaki derin mahzenlerde gördüğü kimi şeyleri anlatır. 3 tane tabut ve içlerinde altınla kaplı 3 ceset. Cesetlerin boyları 3 ve 5 metre arasında değişmekte, kafaları tepeye doğru konikleşmektedir. Yani geniş tarafı yukarıda olan bir koni gibidir. Beyinleri geniş, cesetlerin ağızları ince ve küçük, çeneleri sivridir. Tabutlardan birisinin kapağına garip bir yıldız haritası çizilmiştir. Rampa'nın tarifi Aleister Crowley tarafından kontak kurulan ve resmi çizilen ruhsal varlık Lama' ya benzediği kadar Elizabeth devrinin saray majisyeni Dr. John Dee ve asistanı Edward Kelly tarafından kontak kurulan varlıklara da benzemektedir. Bu varlıklar Dee' ye Enochian dilini ve alfabesini öğretirler. Bu dil Golden Dawn tarafından geniş ölçüde kullanılmıştır ve hala da majikal orderler arasında geçerlidir. Son yıllarda bir de Enochian sözlük yayınlanmıştır. Rampa tarafından anlatılan cesetler yapı olarak bizim kat çalışmalarımız sırasında karşılaştığımız Işık Varlıkları' na da benzemektedir. Rampa'nın anlattığı haritanın bir benzeri Himalayaların eteklerindeki bir mağarada bulunmuştur. Bu haritanın 13.000 yıl önce yapıldığı uzmanlar tarafından tesbit edilmiştir ve harita 1925' te National Geographic Dergisi' nde yayınlanmıştır. Rampa mahzende gördükleri hakkında şunları söyler: "Binlerce yıl önce günler daha kısa ve sıcaktı. İnsanlar daha fazla bilgiye sahiptiler. Dış uzaydan gelen bir gök cismi Dünya' ya çarptı ve her yeri sular basınca Tibet sıcak bir deniz ülkesi olmaktan çıktı." 1953' te yapılan bir araştırmaya göre Horbiger'in Almanya ve İngiltere' de çok fazla izleyicisi vardır. Sadece ABD' de 1.000.000'dan fazla Horbigerci vardır. Londra' daysa Hans Schindler Bellamy önemli sayıda taraftara sahiptir.

Yine Kapadokya

Şimdi yine Kapadokya ve yeraltı şehirlerine dönersek, buradaki şehirlerin aslında birbirinden farklı şehirler değil de tek bir şehrin farklı çıkışları olduklarını da düşünebiliriz. Kapadokya bölgesinde Hıristiyanlığın ilk çağlarında, Bizans ve Roma dönemlerinde yapıldıklarına şüphe duyulmayacak birçok kaya mezarı ve kilisesi de vardır fakat yeraltı şehirleri bir başkadır. Kimi Arkeolog ve tarihçiler yeraltı şehirlerinin ilk Hıristiyanlar tarafından korunma amacıyla kazıldığını iddia ederleken, kimi uzmanlar bu şehirlerin çok daha eski dönemlerden kalma olduklarını, ilk Hıristiyabların bunlara sonradan yerleştiklerini ya da buralarda yaşayan kimselerin Hıristiyanlığı benimsediklerini ileri sürerler. Bizce bu 2. tez çok daha geçerlidir. Her şeyden önce Büyük İskender dönemi tarihçileri bu bölgende bulunan dev büyüklükteki yeraltı şehirlerinden bahsederler ki, o döneemde İsa daha doğmamıştır. Bu noktada, Mazıköy yeraltı şehirlerinden de biraz bahsetmek gerekir. Yukarıda da bahsedildiği gibi Kaymaklıyla 12-15 Km' lik bir tünelle bağlanmış olan Mazıköy yeraltı şehri, diğer yeraltı şehirlerine göre daha değişik bir yapıdadır. Diğer şehirler aşağıya doğru ilerleyip, genişlerken Mazıköy yeraltı şehri hem aşağıya, hem yukarıya giden bir şehirdir. Büyük bir kayanın ya da dağın altında kazılmıştır. Şehir zeminden aşağıya toprak altına ve yukarıya kayanın içine doğru ilerler. Üzerindeki koca kaya parçası adeta dev bir apartman gibidir. Mazıköy yeraltı şehri birçok açıdan Kaymaklı ve Derinkuyu' dan daha modern bir yerdir. Daha çağdaş yaşam şartlarına sahiptir. Roma dönneminden kaldığı iddia edilir. Şehir ilk defa köylüler tarafından imece usulüyle çalışılarak açılmıştır. Esas girişinin neresi olduğu göçükler yüzünden belli değildir. Bugün, köylüler tarafından açılmış olan girişlerden girilerek açılmış ve aydınlatılmış olan kısımlar gezilebilir. Köylüler zemini ve 2 üst katı açtıktan sonra, aşağıya doğru kazarken kimi tarihi eşyalar bulurlar ve bunun üzerine ilgili bakanlık köylülerin kazılarını durdurur. 1-2 arkeolog gelir, şöyle bir bakarlar ve uygun bir zamanda devam etmek üzere kazılar durdurulur.

Tarih Öcesi Kalan Fosil

Mazıköy yeraltı şehirlerinin sadece kazıların durdurulduğu güne kadar açılabilen kısımları ziyarete açıktır. Geri kalan aşağı ve yukarı doğru olan katlar toprakla doludur. Mazıköy' den bu kadar bahsetmemizin nedeniyse Bizans dönemline ait olduğu söylenen bu yeraltı şehrinde, zeminin altındaki kısımlarda bulunan bir ilk çağ hayvanı fosilidir. Ne olduğu anlaşılamayan, sadece pre-historik dönemlere ait olduğu anlaşılan, büyük ve yırtıcı bir hayvana ait olan bu fosil de incelenmek üzere Ankara' ya götürülmüştür. Bugünse, fosilin akibeti bilinmemektedir. Roma dönemine ait olduğu iddia edilen bir yerde de böyle bir fosilin bulunması oldukça anlamsızdır. Bu durumda Mazıköy yeraltı şehrinin de Kaymaklı ve Derinkuyu gibi, çok çok eski çağlardan kalarak sonraki dönemlerde Bizanslılar tarafından kullanılmış olması akla yakındır. Bizanslılar olsa olsa yukarıya doğru olan kayanın içindeki kısımları kazmış olabilirler. Derinkuyu, Kaymaklı ve Mazıköy gibi yeraltı şehirlerinin Hıristiyanlık'tan çok daha eski olduklarını hatta Atlantis ve Mu dönemlerinin kalıntıları ya da Agartha ve Şambala'ın devamı olup olmadıklarını düşünürken bu şehirde daha sonraki dönemlerde, iddia edildiği gibi ilkel kazma araçlarıyla açılan bir sürü odanın da olduğunu unutmamız gerekir fakat esas ileri bir teknolojiyle çok daha eski dönemlerde yapılmış olabilir. Bu şehirlerin hepsinin etrafındaki toprağın son derece verimli bir arazi olması da dikkat çekicidir. Sadece ziyarete açık olan bölümlerin kazılmasında bile binlerce metre³ kaya parçası çıkar. Ziyarete açık olan bölümlerin de bugünkü arkeologlar tarafından bilinen yerlerin yaklaşık olarak 10'da 1'i kadar olduğunu düşünürsek, buraların kazılmasından çıkacak olan kaya parçalarının miktarı yapay bir dağ oluşturmaya yeteceğini kolayca görebiliriz. Bölgedeyse yığma kaya ve topraktan oluşan değil böyle bir dağ, küçük bir tepe bile yoktur. Arazinin verimli toprak olması, döküntünün çevreye dağıtılmış olması fikrini de çürütmektedir.

Onların Etkileri Hala Aramızda

Şimdi akla şu soru gelmektedir. Buralardan çıkan atık kayalara ne oldu? Bunun en akılcı cevabı tünellerin, günümüzdekinden çok daha ileri bir teknolojiyle açılmış olmasıdır. Burada, yazımızın Daniken' le ilgili bölümünde söz edilen ısı matkaplarını düşünelim. Bize göre Derinkuyu, Kaymaklı, Mazıköy ve çevredeki diğer yeraltı şehirleri bir bütünün parçaları olabilirler. Agartha, Şambala ve Himalayalar'daki efsanevi yeraltı uygalıklarıyla bağlantılar var mıdır yok mudur bilemeyiz? Fakat göründüklerinden çok daha derine inenler ve çok daha büyük bir bölgeyi kaplarlar. Sanılandan çok daha eski dönemlere aittirler ve ileri bir teknolojiyle açılmışlardır. Kimi iddialara göre bu yeraltı tesisleri dünya yakınlarından geçen uzay araçları için yapılmış olan ikmal merkezleri, konaklama noktalarıdır ve artık kullanılmadıkları için de bilerek toprak ve kayayla doldurulmuşlardır. Kapadokya'nın kimi noktalarında ve özellikle Derinkuyu' da günümüze kadar gelen yoğun pisişik etkiler de vardır.

Mürşitler Odağı Agartha

AGARTA sözcüğü, pek belirli olmayan ve hatta bazen çelişkiler de arz edebilen kavramları içeriyor olmasına rağmen, birçok okültiste yine de hayaller kurdurabilmiştir. Söz konusu ülke, Tibet ile Moğolistan'ın sınır bölgelerine isabet eden alanda kurulmuş bir yeraltı ülkesi midir, yoksa bilmecemsi bir gizli dernek merkezi midir? Her 2 görüşün de yandaşları vardır, ama konuya iyice nüfuz edildiğinde bu görüşlerin her ikisinde de bir hakikat payının yattığı görülmektedir.

Konuya sızmış olan ve onu geçersiz kılmayı hedefleyen bir 2 bozguncu unsurun sentezini yaptığı takdirde insan, Agartha'nın sadece kendisinin sahip bulunduğu binlerce yıllık sırları uygulamak suretiyle insanlığı büyük bir spiritüel ilhama kavuşturmayı amaçlayan bilge ve filozoflardan oluşmuş dünya meclisi mesabesinde bir şey olabileceğini pekala düşünebilmekte ve genel merkez olarak da ona Tiyen-Şan dağlarında, yani "semavî dağlarda" yer alan bir kutsal alanı yakıştırmaktadır.

Agartha ismini, geçen yüzyılda Batı'da ilk olarak Saint-Yves d' Alveydre kullanmıştır. Bu zat, sinarşi'nin (2) habercisi diye nitelenen, değersiz metalleri sülfürasyon yoluyla altın ve gümüş haline dönüştürme formüllerini düzenlemiş bir simyacı konumunda bulunan, İbranice ve Sanskritçe'yi mükemmel denilecek seviyede bilen ki bu yanı, ona Kabala'nın ve Brahmanizm'in kaynaklarına kadar çıkma imkanını sunmuştur ve de Martinist (3) tarikatının gözde mürşitlerinden biri olan ilginç bir okültisttir. Grötanya (4)asıllı ve 1842 doğumlu olan AIveydre markisi, Avrupa yüksek aristokrasisiyle akraba olan ve de Saint-Petersbourg kraliyet sarayıyla ilişkilerinden ötürü kendisini kutlamış ve ona Orta Asya manastırlarına mensup inisiyelerle görüşme imkanını sunmuş olan Weller kontesiyle evlenmiştir. Bu görüşmeler sırasında öğrenmiş olduğu bilgileri "Hind'in Misyonu" adlı eserinde biraraya getirmiştir, fakat kendisine ait olmayan sırları gözler önüne sermiş olmanın üzüntü ve pışmanlığıyla eserin tamamını imha etmiştir; fakat sonuçta bu eserin bir nüshası yine de PapüSlün eline geçebilmiş ve bu zat tarafından 1910'da 2. kez basılabilmiştir.

Saint-Yves d' Alveydre'in ardından, Fransız konsolosu olan Jacoliot "Hint'teki Tevratn adlı eserinde, teozofinin kurucusu olan H. P. Blavatsky de "Gizli Doktrin ve Gün lşığına Çıkarılmış İsis" adlı eserinde Agartha'yı tekrar gündeme getirmişlerdir. Bir süre sonra konuyu bu kez Rene Guenon ele almış ve "Dünyanın Kralı" adlı eseriyle okurlara Agartha hakkında kucak dolusu bilgi sunmuştur.

Belirttiğine göre, binlerce yıl önce gerçekleşmiş olan bir sel o sıralarda bugünkü Gobi yöresinde yer almakta olan çok gelişmiş bir uygarlığı yerle bir etmiştir. Bu yörede yaşamakta olan ve "Öteye Ait Zekâların Oğulları" diye anılan (Bu deyim dünya dışı bir kökeni mi dile getiriyor dersiniz?) spiritüel mürşitler, sel sırasında, Himalayaların altında yer almakta olan muazzam bir mağara şebekesine sığınmışlardır. Çok geçmeden 2 gruba ayrılmışlar ve sonuçta "sağ elin yoluıı diye anılan grup Agartha' ya, yani dünya hayatından uzak kalarak murakabe ve mükaşefede bulunma ülkesine, "sol elin yolu" diye anılan diğer grup ise Şambala'a yani kaba güç ülkesine yerleşmiştir.

Agartha konusuna ilişkin en eksiksiz ve en şaşırtıcı bilgileri gün ışığına çıkaran kişi Ferdinand Ossendowski olmuştur. Bolşevik ihtilaline karşı koymaya çalışmış olan Amiral Koltchak hükümetinde bakanlık yapmış olan bu Polonyalı, Kızılordunun bastırması üzerİne Moğolistan'a ve Çin' e kaçmıştır. Serüvenlerle dolu yolculuğu sırasında birçok lama manastırında konaklamış ve oralarda ilk elden sağlamış olduğu bilgileri daha sonra yani 1924'te yayınlamış olduğu "Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar" adlı eserinde biraraya getirmiştir.

Kaldığı manastırlarda Ferdinand Ossendowski' ye, altı 1000 yıldan da fazla bir zaman önce kutsal bir insanın bütün bir oymakla birlikte muazzam bir mağarada kayıplara karıştığı ve orada, yitip gitmiş bir bilim yardımıyla, Agarti adlı bir yeraltı krallığının temelini attığı anlatılmıştır. Bu krallığın tahtında, doğanın bütün güçlerini tanıyıp bilen, insanların gönüllerini ve yüce kader kitabını okuyabilecek kudrete sahip bulunan Dünya Kralı oturmaktadır. Gözle görülemez yapıda olan bu kralı emirlerini icraya her an hazır durumda bulunan 8 100.000.000 insana hükmetmektedir.

Günlerden birgün lama Turgut, Ferdinand Ossendowski' ye şunları söylemiştir: "Başkent Agarti'nin çevresinde, büyük rahiplerle bilim insanlarının oturduğu kentler yer almaktadır. Bu başkent, mabet ve manastırlarla dolu bir dağın zirvesinde bulunan Dalai Lama'nın sarayını, yani Potala'yı andırmaktadır. Dünya Kralı, 2.000.000 adet bedenli Tanrıyla çevrelenmiş durumdadır. Bunlar, aziz pandit' lerdir. Sarayın çevresinde, Yerkürenini Cehennemin ve Cennetin her türlü görünür ve görünmez güçlerine sahip bulunan ve de insanların yaşamı ve ölümü konusunda elinden her şey gelen Goro'ların sarayları bulunmaktadır. Çılgın dünya insanlığı bunlarla mücadeleye kalkışacak olsa, bilin ki yeryüzü bir baştan öbür başa dümdüz edilir ve çöl hâline dönüşür."

Bu haline bakılacak olursa, agarta efsanesi ile, "Sihirbazların Sabahı" adlı eserlerinde Louis Pauwels ve Jacques Bergier tarafından gerçeklikleri su yüzüne çıkarılmış olan 9 Meçhuller geleneği arasında pekâlâ bir ilinti var denilebilecektir. Bu geleneğin kökeni, M.Ö. 273' de hüküm sürmüş ve Hint'e Budizmi benimsetmiş olan Imparator Asoka dönemine kadar çıkmaktadır. Kıtayı yakıp yıkmış olan bir dizi savaşın ardından, Asoka, insanları, bilimi kötü amaçlarla kullanmayı yasaklamış ve mevcut bütürı bilim kitaplarını 9 bilgeye tes lim ve emanet etmiştir.

Pauwels ve Bergier, kitapta şöyle demektedirler: "On yüzyıldan daha fazla bir zaman boyunca üst üste yığılmış deney, çalışma ve belgelerden dolaysız bir anlamda yararlanabilmekte olan 9 insanın sahip bulunduğu sırların kudretini bir tahayyül edin! Bu insanların amacı nedir acaba? Tahrip araçlarını, kutsal şeylere saygı duymaz nitelikli insanlardan korumak. İnsanlığın hayrına olan araştırmalara devam etmek. Bu insanlar, çok uzak geçmişten kaynaklanıp yığılmış olan teknik sırları muhafaza etmek üzere, yerlerini, bırakmak gerektiğinde ancak kendi seçtikleri üyelere bırakmaktadırlar."

Ayrıca, Agartha yeraltı ülkesine ait sırlarla Lobsang Rampa tarafından alınıp gözler önüne serilmiş ifşaatlar arasında da bir ilişki bulunmaktadır. 3. Göz adlı eserinde, bu lama, inisiyasyonun son aşamasına ulaştıktan sonra kendisinin 3 büyük lamalık metafizikçisi tarafından, içinde Tibet'e ait gerçek sırrın saklı bulunduğu derin bir Lassa mahzenine götürüldüğünden soz etmektedir.

2. Dünya Savaşının ertesinde, derecesi yüksek bir inisiye olan ve Kut Humi Lal Singh-Kwang adını taşıyan bir zâtın bu konudakj ifşaatlarının inisiyasyon ve Bilim adlı okültist dergide yayınlandığı güne kadar Agartha' dan pek söz edilmemiştir. Bu zat, yeraltı ülkesi hakkında gerçi o güne kadar söylenmişlerin dışına çıkmamıştır, ama gizli dernek terimi üstünde yine de ısrarla durmuştur. İfadesinde bireysel anlamda bir inisiyasyona özellikle yer vermiştir, ki bu da, uzun bir çile evresinden sonra, yani bireysel bir inisiyasyon çalışmasından sonra inisiye olunur tezini benimsemiş olan Rene Guenon' un görüşünü teyit etmektedir.

Kut Humi şunları söylemektedir: "Agartha' ya girmek katılmak ve özellikle de oraya atanmak ya da orası için seçilmek diye bir şey söz konusu olamaz. Fakat, spiritüel anlamda olmak üzere, bileğinin hakkıyla Agarthalı olunabilmektedir; kişi, ancak ulûhiyetle tekrar bütünleşip özdeşleşebilecek seviyeye ulaştığı takdirde Agarthalı olabilmektedir, ki bu seviyeye ulaşmanın yolu da tatbikat ve tahakkuk sürecinden geçmektir, çünki beşer varlığını en tam ve en aşkın biçimde değişime uğratan ve güçlendiren tek şey ancak spiritüel bilimdir. Agarthalının hali, Himalayalardaki ya da Tiyen Ti Huan'daki yogilere veyahut da ilk İbranilerdeki "semavî insana" özgü halin en derini mesabesinde bir haldir. Gerçek Agarthalılar kendilerini diğer Agarthalılarda görmekte ve bulmakta ve de dünya sakinlerinin şuurlarında genişleme ve açılma meydana getirmek ve kendilerinin spiritüel anlamda ulaşmış bulundukları duygu ve düşünce birliğine onları da ulaştırmak amacıyla kendi aralarında işbirliği yapmaya her an hazır durumda bulunmaktadırlar.

Agartha'da zaman zaman kurultayda toplanmaktadır; fakat bu kurultay, daima meskûn ya da uygarlaşmış merkezlerden, tedirgin edici densizliklerden, kaba akışkanlardan ve insan kalabalıklarından uzak yerlerde gerçekleştirilmektedir. Orada kararlar hep oybirliğiyle alınmakta ve bu kozmik egregor' un (5) majik kudreti ve yüksek seviyeli bilgeliği tarafından derhal yürürlüğe konmaktadır; bu kurultayın psişik, astral ve spiritüel gücüyle sahip bulunduğu muazzam maddi imkanlar, özellikle bir sorun söz konusu olduğunda, son derece müthiş bir hale gelmektedir."

Kut Humi, söylenebilecek her şeyi gerçi açıklıkla dile getirmiştir, ama Agartha' ya; özgü sırların birçoğundan yine de söz etmemiştir. Fakat küçük bir bölümü tercüme edilebilmiş dlan bu sırlar, Tibet' teki lamalık saraylarının kutsal arşivlerinde mi korunmaktadır acaba? Bu mümkündür, ancak ne var ki, Tibet'in Çin' e ilhak ediliş tarihinden beri bu kutsal kitaplara ulaşmak bir türlü mümkün olmamaktadır.

Agarthayla 9 Meçhuller arasında ne gibi bir ilişki vardır? Agarthalılar, bazıları nın ifade ettiği gibi, yitip gitmiş bir uygarlığa, yani Atlantis uygarlığına ait sırların gerçek mirasçıları mıdırlar acaba? İdeolojisi Nazi şeflerini derinden etkilemiş olan Thule grubu üyeleriyle ilgileri hangi noktaya varmıştır acaba? Bu konuda bilinmekte olanlar, bilinmeyenlerin yanında şüphesiz nokta gibi kalmaktadır. (6)

ÇEVİRENİN NOTLARI

 bkz. Metapsişik Terimler Sözlüğü, s. 112 (Ruh ve Madde Yayınları)
(2) Birkaç kişi ya da grup tarafından yönetme biçimi.
(3) Tours piskoposu Aziz Martin (M.S. 316-397) tarafından kurulmuş olan tarikat.
(4) Fransa'nın batısında yer alan bir bölge.
(5) Bu kelime Yunanca'da "uyanık kalmakn anlamına gelen "egregorein" fiilinden türemiştir. Bu fiil, Hanok' un (Nuh' un büyükbabası olan Mathusalem'in babası) kitabında, Hermon tepesine yerleşip orada "uyumadan beklemeye and içmiş olan asî melekler" için kullanılmıştır. Yeminlerine sadık kalmış olan bu melekler Seth'in (Adem'in 3. oğlu) kızlarıyla birleşmişler ve böylece dev ırkının doğuşuna öncülük etmişlerdir; bu ırk daha sonra Tufan sırasında yok olup gitmiştir. Kabalistlere göre egregor' lar ya insan bedenli melek görünümüne ya da sırf bedensiz varlık görünümüne sahiptirler. Yehova geleneğindeyse genellikle, diğer melekler gibi göçebe yıldızlar veyahut da ateş topları görürıümünde tasvir edilmektedirler. Parapsikolojideki egregor, psişik bir gücün özgürleşmesiyle meydana geldiği sanılan gizli bir gücün tezahür edişidir. Vasat psişizmli birsürü insan tarafından veyahut da üstün seviyeli psişizme sahip bir avuç insan tarafından tahrik edilmiş olan egrero' lar, telekinezi (uzaktan etki) fenomenlerinde ortaya çıkan güce benzer bir maddi güce sahiptirler. Deneysel parapsikolojide, bu egregor' lar, psişizmleri bir manyetizör tarafından uyarılmış ve bir medyom tarafından da katalize edilmiş olan bir grup insanını iradelerini yoğunlaştı rmasıyla elde edilebilmektedirler. Bu, zor bir işlemdir, ama şartlar elverişli olduğunda pekala başarılabilmektedir. Psişik senkronizasyon tesis edildiği anda, egregor, düşünceden türemiş bir varlık görünümü altında veyahut da gayri maddi bir güç görünümü altında tezahür etmektedir.
(6) Agartha konusunda daha ayrıntılı bilgi elde etmek için Ruh ve Macde Yayınlarının "Metatron- DÜNYA RALLIĞI-Kıyamet işçileri Ülkesi AGARTA'nın Öyküsü" (Rene GUENON) adlı esere başvurmanızı tavsıye ederiz.

facebookta paylaş

Kayıtlı

Facebook / Twitter / Paltalk: Akhenaton41 / Paltalk Odası: Edep Sahiplerine Munhasir Oda

Sayfa: [1]